Sadık Çubek

Sadık Çubek

Yazar
8.6/10
5 Kişi
·
12
Okunma
·
5
Beğeni
·
334
Gösterim
Adı:
Sadık Çubek
Unvan:
İranlı Yazar
Doğum:
Buşehr, İran, 5 Temmuz 1916
Ölüm:
Berkeley, Kaliforniya, ABD, 3 Temmuz 1998
Çağdaş İran Edebiyatının ünlü hikâyecilerinden olan Çubek, eserlerinde kullandığı dil yerel halkın diliyle dönemin sorunlarını anlatımında kullandığı gerçekçilik, hikayelerinde bahsettiği kişilerin genellikle katiller, hırsızlar, suçlular olmasındaki cesurluğu nedeniyle çevresinde büyük yankılar uyandırmıştır. Çağdaş İran hikâyeciliğini etkilemiş, eserleri birçok dile çevrilmiştir. 1945 – 1974 yılları arasında toplumsal mücadeleye içinde yer alan Çubek, önce Londra daha sonra ömrünün sonuna kadar Amerika da yaşamayı tercih etti ve 1998 yılında yine ABD de öldüğünde cesedinin yakılmasını isteyerek bir anlamda gelenekselliğe ve tabulara karşı olan yaşam anlayışını yine yaşadığı coğrafyanın adetlerine ters düşerek yakılmasını istemekle noktaladı.
Sokak dilini kullanması onun ustalığıydı diyebiliriz, “Neden Deniz Fırtınalıydı” adlı eseri filme alındı. Haksızlığa uğramış kişilerin yaşam öykülerini konu edindiği yapıtlarıyla yöresel şiveleri aktarmada ve acılarını işlemekte büyük başarılar göstermiştir. İlk öykü yazarları arasında olan Sadık Çubek, sade yazım tarzını ve halk dilini kullanmayı öyle bir boyuta getirmiştir ki İran öykücülüğünde, mizah, realizm, natüralizm ve argo tabirlerin kullanımı en üst seviyeye ulaşmıştır. Karanlık bir dünya oluşturmak ve bu dünyayı her yönüyle eserlerinde işlemek onun en büyük özelliği olmuştur. Karanlık dünyaşında yaptığı karanlık mizahlarda eserlerinin yerini ayrı bir kategoriye taşıdı diyebiliriz. Bulunduğu dönemdeki siyasal ve sosyal durum içe kapanık ve geleneksel bir tutum izlenildiğini söyleyebiliriz, edebi olarak ise köklü toplumsal değişimler, kendine geliş ve ulusal kendine dönüşle eş zamanlı olarak, siyasal ve kültürel ortamı eleştiren yeni bir edebiyat şekillendiği görülmüştür.
Yazarın çocukluk dönemi Meşrutiyet inkılâbı yıllarına denk gelmektedir. Eserlerinde realizmden natüralizme doğru giden bir çizgi izlemiş, hikâyelerinde halk dilini kullanmıştır. Karanlık bir dünya yaratmak ve bu acımasız dünyayı her yönüyle ortaya koymak Çûbek’in en önemli özelliğidir. Onun dünyaşındaki insanlar karanlık ve kokuşmuş bir çevrede yaşarlar. Ümitsizliğin, esrarın, kokuşmuşluğun, cehaletin, cinsel isteklerin pençesindedirler. Ancak Çûbek’in hikâyelerindeki karamsar atmosfere dikkatle eğilip, üzerindeki örtüyü kaldırıp baktığımızda, o karamsarlık içinde kara bir mizah olduğunu görürüz. Birçok hikâyesinde rastlanan kara mizah, yazarın bu hikâyelerini dinamik tutan en önemli unsurdur.
O, hayatın kötü yönlerini ortaya koyup bir anlamda toplumun mahremiyetine değinirken, mizahı da kullanarak, ortaya çıkan manzarayı okur tarafından kabul edilebilir bir hale getirmiş ve kullandığı gülmece üslubu her kesimden insanların ilgisini çekmiştir. Çûbek’in hikâyelerinde kötü olaylar ön planda olup, iyi konulara ve güzelliğe çok az yer verilmiştir. Onun dünyaşında insanlar çaresiz ve isteklerinin esiridirler ve bu esaret de onları daha çok dibe batırmıştır. Mesela “Bakıcısı Ölen Maymun”da sürekli içgüdüleriyle hareket eden talihsiz maymunun başı dertten bir an bile kurtulamamıştır. Bakıcısının ölümünden sonra özgürlüğüne kavuştuğunu zannetmiş ancak özgürlük onun için artık bir yok oluş ve zalim dünyaya karşı savunmasızlık anlamına gelmiştir. Başka bir öyküsünde, aşkı uğruna ülkesini terk edip İran’a giden bir Fransız kadının sonunda beraberinde küçük çocuğu ile terk edilişi, İran’a gelmesinden duyduğu pişmanlık, yalnızlığı, “Güvercin Uçurucu” adlı hikâyesinde, mahallenin kabadayısının bir kadın karşısında nasıl çaresiz kaldığı, “Son Işık” isimli hikâyesinde de halkı kandırmaya çalışan üç kağıtçı bir adamın din çığırtkanlığı yaparak insanların nasıl paralarını almaya çalıştığı ve bunlar gibi pek çok hikâyesinde, haksızlıklar, ölüm teması ve çaresizlikler betimlenmiştir.
Döneminde Rusya ve İngiltere ile girişilen zorunlu iletişim ve mücadelenin ardından toplumda yaygınlaşan meşrutiyet fikri, modern düşüncenin gelişmesi, beraberinde Meşrutiyet Devrimi’ni getirmiş, İran batı düşüncesiyle tanıştı. 1920’li yıllar edebî basının açılım sağladığı, fikrî gelişimin ivme kazandığı ve edebi derneklerin kurulduğu yıllardır. Bu dönemde yayımlanan dergiler ve batıdan yapılan çeviriler düşünsel ve edebî akımların gelişimi üzerinde etkili oldular. Sade tarzda yazım, meşrutiyet dönemi edebiyatının baslıca özelliği olmuştur. Bu tarz, Muhammed Ali Cemal-zade ile başlamış, Dehhoda’nın “Çerend u Perend” leriyle devam etmiştir. Cemâl-zâde “Yeki Bûd,Yeki Nebûd”, Sadık Hidâyet de “Kör Baykus” adlı hikâye mecmuaları ile hikâye yazarlığı alanına girmişlerdir. Böylelikle batılı anlamda hikâyecilik İran edebiyatında yavaş yavaş yerini almıştır. Sade yazım tarzı açısından, Sâdık Çûbek’in hikâyeciliği ile Sadık Hidâyet’inki arasında bazı farklar vardır. Sâdık Hidâyet, her ne kadar sade yazım konusunda çabalamış olsa dahi, belki de uzun yıllar ülkesinden ayrı kalması, ya da sokak dilini yeterince bilmemesinden dolayı, hiç bir zaman Sâdık Çûbek’in bu alanda elde ettiği başarıya ulaşamamıştır.
Öldükten sonra bile adından söz ettirmeyi başaran bu ünlü şairimizin hayatını ve eserlerini inceleyerek biraz anlatmaya çalışacağım.
HAYATI:
İran edebiyatının tanınmış romancı ve hikâyecilerinden biri olan Sadık Çubek, 1916 yılında, bir liman kenti olan Buşehr’de dünyaya gelmiştir. Babası Hacı İsmail o dönemlerde Hindistan ve İngiltere ile ticaret yapan zengin bir tüccardı. Yazarın çocukluk dönemi meşrutiyet inkılâbı yıllarında geçmiştir. Sadık Çubek o yıllarda Dâr’ul-Fünûn’un müfredatı doğrultusunda eğitim veren Buşehr’in en iyi okullarından birisinde eğitim hayatına başlamıştır. Dâr’ul-Fünûn mezunlarından birisi olan Mirza Ahmed Han Derya Begi, Sadık Çubek’in ilkokul örgencisi olduğu sırada o okulun müdürüdür. Derya Begi, kendi döneminin en ileri görüşlü aydınlarından birisi olup İtalyan yazarı Boccaccio’nun “Decameron” isimli kitabını Farsçaya çevirmiştir. Sonraları, Çubek bu kitaptan çok önemli bir kitap olarak bahsedecektir. İkinci sınıfta geçirdiği hastalık sebebiyle Şiraz’da bulunan babasının yanına gitmek zorunda kalmıştır. O sıralarda kendisinde yazı yazma isteği yeni başlamıştır. Babası ticaretle uğrasan, görmüş geçirmiş bir adamdı. Ona Cemalzâde’nin “Yeki bud yeki Nebud” isimli hikâyesini ve “Binbir Gece” masallarını okurdu. Bunun sonucunda onda yazı yazma isteği gelişmiştir.
Hasta iken Şiraz’da bulunduğu sıralarda, en değerli oyuncağı babasının ona aldığı Mahmel isimli maymundur. Yazar bu ismi yıllar sonra “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâyesinde kullanmıştır. Üvey anneyle büyüyen Çubek’in en iyi dostu Mahmel’dir. Sonraları babasının maymununu askeriyeye bağışlamasıyla Çubek çok üzülmüştür.
İyileştikten sonra Çubek, Buşehr’deki eğitimine devam etmiştir. Dokuz yaşında iken, 1924 yılında İran Edebiyatının ilk sosyal romanı olan Müsfik-i Kâzımi’nin Tehrân-i Mahûf isimli romanı yayımlanmıştır. Bu eser, aşk, fuhuş, yoksulluk gibi sosyal konuları içeren, düşünsel açıdan zengin ve sanatsal yeniliğe sahip bir romandır. Bu romanda kadın, daha sonradan yazılmış diğer bazı sosyal romanlarda da olduğu gibi, düşkün, fuhuş batağına saplanmış aciz bir varlık olarak tasvir edilmiştir. Bunun başlıca nedeni I.Dünya Savaşı’ndan sonra toplumda yaşanan ekonomik krizdir. O yıllar yokluk ve alt tabakadaki insanların güçlükle ayakta durduğu yıllardır. Evlilik onlar için bir lüks sayılmaktadır. Hükümetin baskısı, yokluk ve o dönemde Buşehr’de kendini hissettiren İngiliz varlığı da bu karamsar ortamı körükleyen etmenlerdendir. O yıllarda dokuz yaşında olan Sadık Çubek, Mirza Aka Han Kirmani’nin “3 mektup” adlı kitabını okumaya, aydınlıkçı ve ilerici fikirlerle tanışmaya başlamıştır. Yıllar sonra yazar bu kitapların bir kısmını “Son Işık” isimli hikâye kitabında aynen kullandığını ve bunların kendisi üzerinde önemli izler bıraktığını söylemiştir.
Çubek on yaşına geldiğinde İran Edebîyatı’nın büyük yazarlarından ve ilk hikayecilerinden olan Sadık Hidayet’in Berlin’de, İransehr dergisinde “Merg” isimli ilk hikâyesi yayımlanmıştır. Elbette Sadık Çubek o zamanlarda küçük bir çocuk olduğundan, Hidâyet’in Berlin’de yayımladığı hikâyeden habersizdi. Bu sıralarda yazarın babası, Şiraz’da ikinci eşi ile birlikte yaşamaktadır. Annesi ise Buşehr’dedir. Çubek annesi ve babasının ilişkilerinden hiç bahsetmemiştir. Ailesindeki bu çözülmüşlüğü “Sabır Taşı” isimli romanındaki Ahmed Bey ve ailesinin durumuyla özdeşleştirmiştir. Başka bir şehirde yaşayan, adı geçen romanın kahramanı Ahmed Bey, gıyabında eşini boşamakta ve daha sonra eski karısına geri dönmektedir. Sadık Çubek Şiraz’da olduğu sürede fotoğrafçılıkla ilgilenmiştir. Yazarın babası çok büyük bir evde yasadığından, evin karanlık bir odasında fotoğrafçılık hobisini uygulama imkânı bulmuştur. O sırada Çubek, Mirza Fethullah Akkaş’tan fotoğrafçılık sanatını öğrenmiştir.
Yazarın babasının evi, birçok kimsenin ziyaret ettigi bir evdi. O evin müdavimlerinden birisi de Çubek’in babasının arkadaşı olan Mirzâ Ali Mâzenderânî idi. O, Çubek’e boş inançlarla savaşması için öğütler vermiştir. Amcasının büyük bir kütüphanesi vardı. O kütüphanedeki Sa’dî, Hâfız, Şems ve Ka’ani divanlarından, tarihi’nden ve diğer farsça kitaplardan faydalandı. Çubek en çok etkilendiği kitaplar arasında Mirza Cani Kasi’nin Nokta-i Ahkaf’ını ve Kazvini’nin Bist Makale’sini saymaktadır. Fars edebiyatına Victor Hugo’nun Sefiller romanının tercümesi yine bu yıllarda girmiştir. 1930 yılında Sadık Hidayet’in “Diri Gömülen” isimli kısa öykü mecmuasının yayımlanmasıyla İran modern hikâyeciliğinin de başladığı kabul edilir. Aynı yıllarda Bozorg-i Alevî ve Ferruhzâd da Sadık Hidayet’in edebiyat ortamında bulunmuşlardır. Hidayet ve arkadaşları kafelerde oturup yenilikçi akımı savunarak resmi edebiyata muhalefet ettiler. 1933 yılında Sadık Hidayet’in bir diğer hikâyesi “Üç Damla Kan” yayımlandı. Bu kitabın yayımlanmasından sonra Hidayet İranlı yazarlar arasında muhalifler ve yandaşlar buldu.
1933 yılında Çubek, Rus yazarlarının eserleriyle tanışmaya başlamış, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza isimli romanını okumuştur. “Dünya” isimli derginin yayınlanması da yine aynı zamana rastlamaktadır. Sadık Hidayet’in Fars edebiyatını modernizm ile tanıştırdığı sıralarda, Sadık Çubek Amerikan Koleji örgencisiydi. Yazar, Amerikan Kolejindeki eğitimini 1936 yılında tamamlamıştır.1934 yılında aslen Şiraz’lı olan Hintli bir Seyyid, Şirazlı kadınları öldürmeye başlar. Sadık Çubek bu cinayetlerle ilgili olarak o dönem Zeyneddin Rahnumâ’nın başyazarlığını yaptığı “Ruzname-i İran” a raporlar gönderir. Çubek’in “Sabır Taşı” isimli romanında geçen Seyfu’l-Kalem karakteri bu Şirazlı Seyyid’ten esinlenerek kaleme alınmıştır.
Sadık Çubek Tahran’da Amerikan Koleji’nde okurken 1935 yılında yazar Mes’ûd Ferzâd ve İranlı şair Perviz Nâtıl Hânlerî ile tanışmıştır. Sadık Çubek, Sadık Hidayet’ten etkilendiği kadar sonraları Sâdık Hidâyet’in de “Ferda” isimli hikâyesini yazarken Sadık Çûbek’in “Sonbaharın Son Ögleden Sonrası” isimli hikâyesinden etkilendiğini ve hikâyesinde tıpkı Çûbek’in şahısları kendi kendine konuşturma tarzını kullandığı gibi onun da iç monolog tarzından yararlandığını görüyoruz. Yine o yıllara denk gelen önemli bir olay ise 1933 yılında Dr.Takî Erânî’nin baş yazarlığını yaptığı Farsça basılan ilk Marksist dergi olan Dünya dergisinin basılmasıdır. Bu dergi büyük ihtimalle Sadık Çûbek’in yakından takip ettiği dergiler arasına girmiştir. Bazıları Çûbek’in bu grupla irtibatının olduğunu ileri sürmektedirler. Nisan 1937’de Dr.Takî Erânî ve elli iki kişilik Dünya Dergisi yazarı toplantı yaptıkları sırada yakalanmışlardır. Hepsi yargılanmış, bir kısmı on yıllık hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu dönem Rıza Şah Pehlevî ve anti-komünist hareketin vahşet estirdiği yıllardır. Dünya Dergisi başkanı Erânî, 1940 yılında İran hapishanesinde ölmüştür. Hapishaneden çıkan birçok Dünya Dergisi yazarı daha sonraları Tudeh Partisinde ya da sol yelpazede yerlerini almışlardır.

O yıllar sansür yıllarıydı. Sansür yapan kurumun gözleri Hidayet’in, Bozorg-i Alevî’nin ve içlerinde Sâdık Çûbek’in de bulunduğu dostlarının üzerindeydi. Aydınları takibe alıyorlar, eserlerini yayımlamalarına izin vermiyorlardı. O yıllarda Hidâyet’in, Bozorg-i Alevî’nin, Dehhodâ’nın ve Cemâlzâde’nin eserleri yayımlanmadı. Hükümet sanatçılara ve aydınlara nefretle bakıyor, ancak kitap satışları her zamankinden daha fazla oluyordu. Ölüm ve acı teması ve hayattaki olumsuzlukların Çûbek’in eserlerinde uç noktaya yükselmesi iste böyle bir ortamda meydana gelmiştir. Toplumun değişen atmosferi her kesimi etkilediği gibi yazarları ve sanatçıları da derinden etkiliyordu.
1938 yılında Sadık Çubek 21 yaşında bir gençtir. Amerikan Koleji’nden mezun olmuş, Kültür Bakanlığı’nda işe girmiştir. Kudsî Hanım ile evlenmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmen olarak atanmasından bir süre sonra askerlik vazifesi için çağrılmış, bu hizmeti sırasında İngilizceye olan hâkimiyeti aşkerlik görevini mütercim olarak genelkurmayda tamamlamıştır. 1940 yılında Maliye Bakanlığı’nda veznedar olarak göreve başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Rıza Şah’ın devrilmesi aynı yıllara denk gelmektedir.
1945 yılında Sadık Çûbek’in “Kukla Oyunu” isimli ilk hikaye mecmuası yayımlandı. “Kukla Oyunu”nun ilk başkısı Sadık Çûbek’in kendi maddî imkânlarıyla 120 sayfa halinde yapıldı. “Kukla Oyunu”nun basılmasından sonra, “Esâne-i Edeb” isimli hikâyenin basımı on yıl boyunca yasaklandı ve kitabın diğer basımlarında bu hikâye yerine “Ah İnsan” yayımlandı.
1946 yılında Birinci İranlı Yazarlar Kongresi’nin düzenlenmesi yeni İran nesrinin açılımı için önemli bir adımdı. Bu kongre İran ve Rus kültürel ilişkiler topluluğu tarafından kültürel ilişkilerin ilerlemesi açısından yetmiş sekiz şair ve yazarın katılımıyla başladı. İçlerinde Sadık Çûbek’in de bulunduğu kongrede Çağdaş İran edebiyatı masaya yatırıldı. Bu kongrede her şeyden çok toplumsal hayattaki sanat figürü işlendi, realizm ve mizahın İran edebiyatında önemli bir yer aldığı vurgulandı. Bu kongrenin düzenlenmesi, İranlı yazarların bundan sonra oluşturacakları eserler üzerinde etkili oldu. Edebiyatın revaçta olduğu bu yıllarda “Kukla Oyunu” edebiyat dünyasında büyük ilgiyle karşılandı ve Sadık Çûbek’e beklemediği bir ilgiyi beraberinde getirdi. Yazarın “Denizde Neden Fırtına Oldu?”, “Kafes” , “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli üç hikâyeden ve “Lastik Top” isimli bir tiyatro oyunundan oluşan ikinci hikâye mecmuası “Bakıcısı Ölen Maymun” 1948 yılında basıldı. “Bakıcısı Ölen Maymun”un basılmasından hemen sonra İbrahim Gülistan’ın “Sonbaharın Son Ayı” adlı ilk kitabı yayımlandı. İbrahim Gülistan’ın hikâyelerinde toplumun aydın tabakalarından insanlar anlatılmış, yüksek ideallerden ve ülkülerden bahsedilmiştir. Çubek, ikinci kitabında, yakın dostu olan İbrahim Gülistan’ın tersine, hikâye kahramanlarını toplumun en alt tabakalarından seçmiştir. Onun belli baslı karakterleri, fahişeler, şoförler, esrarkeşler, zulüm görmüş insanlardır. Pesimist bakış açısı kitabın hikâyelerinin geneline hâkim olmuştur. Kitabın basıldığı yıllarda birçok kimse Çûbek’i ahlaki açıdan eleştirmiştir. “Bakıcısı Ölen Maymun”dan sonra on beş yıl boyunca yazar yeni bir hikâye kitabı yayımlamamıştır.

Yazarın uzun süre yazmaya ara vermesi, okurlarla arasında kopukluğun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hikâye yazarlığını bırakması ve yurt dışında uzun yıllar kalması, yakın çevresinin söylediğine göre hatıralarının, notlarının ve araştırmalarının da yok olması bu kopuşun nedenlerinden bazılarıdır. Bu yıllar içerisinde yalnızca “Mehpâre” yi Farsçaya çevirebilmiştir. Mehpâre yirmi hikâyeden oluşan Hintçe asıllı bir aşk destanıdır. Aslı Sanskritçe olup “Bin bir Gece Masalları” tarzında yazılmıştır. Sâdık Çûbek bu kitabı İngilizce metinden Türkçeye çevirmis, eser 1984 yılında Nilüfer Yayıncılık tarafından basılmıştır. Sâdık Çûbek’in vatanından uzak kaldığı yıllarda üzerinde çalıştığı ancak tamamlanmamış romanı “Sukuntelâ” dır.
Yazar 1948 yılında İran-İngiliz petrol şirketinde mütercim olarak göreve başladı. 1950 yılında ise “Kukla Oyunu”nun ikinci başkısı yapıldı. Aynı yıl Harvard Üniversitesi’nde bir seminere katılmak üzere Amerika’ya giden yazar, Rus Yazarlar Birliği’nin davetiyle Moskova’ya, Semerkand’a, Buhara’ya ve Tacikistan’a seyahatlerde bulundu. İngilizceye oldukça hâkim olan yazar 1957 yılında Carlo Collodi’nin “Pinokyo” isimli kitabını İngilizceden Farsçaya çevirdi. Aynı yıl Peter Avery, yazarın “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâyesinin İngilizce tercümesini “Yazarlıgın Yeni Dünyası” isimli derginin on birinci sayısında yayımladı. Çûbek’in diğer İranlı yazarlara nazaran doğal bir dille halk üslubunu kullanarak, toplumun ahlakî olarak nitelendirdiği bazı konulara cesurca yaklaşması ve onu kitapları aracılığıyla kitlelere ulaştırması zaman zaman başına bela olmuş, yazıları sansüre uğramış, toplumun bazı kesimlerinin hedefi haline gelmesine sebep olmustur. “Bakıcısı Ölen Maymun” un basılmasından sonra, “Kukla Oyunu”nun ikinci basımına kadar olan zaman dilimi, sadece Çûbek’in hayatında değil, aynı zamanda İran edebiyat tarihi açısından da önemli bir zamandır.
1929 yılında Sadık Hidayet Fransız edebiyatçısı Kafka’nın “Dönüşüm” isimli eserini Farsçaya çevirmiştir. Bundan bir yıl sonra 9 Nisan 1951 yılında Sadık Hidayet’in Paris’te intihar etmesi edebiyat dünyasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Şüphesiz ki Hidayet’i yakından tanıyan Çubek bu duruma en çok üzülenlerden biri olmuş, bu olay onun üzerinde derin izler bırakmıştır. Sadık Hidayet’in ölümünden bir yıl sonra 1952 yılında Bozorg-i Alevî’nin ünlü “Çeşmhâyes” isimli romanı, aynı yıl Celâl Âl-i Ahmed’in “Zen-i Ziyâdî” isimli kısa öykü kitabı yayımlandı. 1953 yılında 28 Behmen darbesi gerçekleşti ve Musaddık dönemi sona erdi. Toplumda güven bunalımı ortaya çıktı. Karamsarlık ve bunalım önce aydınlar ve sanatçılar üzerinde etkisini gösterdi. Bu dönemde yazılan yazıların kahramanları genellikle intihar edenler ya da çılgınca fikirleri olan insanlardı. Edebiyat dünyasında da etkilere yol açan bu darbe, belki de en çok Sadık Çûbek’i etkilemişti. Aynı yıl yazar Harvard Üniversitesi’nin davetiyle Amerika’ya gitmiş, çeşitli konferanslara katılmıştır. Amerika’nın çeşitli şehirlerini gezme fırsatı bulan Sâdık Çûbek’in bu dönemde İran ile Amerikan siyasetini karsılaştırma fırsatı olmuş, İran’ın siyasî açıdan geri kalmışlığından üzüntü duymuştur.
1959 yılında Sâdık Çûbek’in Farsçaya çevirdiği Edgar Allan Poe’nun “Karga” isimli eseri “Kâve Yayıncılık” tarafından basılmıştır. 1940 yılında Ali Afgânî’nin “Ahu Hanım’ın Kocası” isimli eseri yayımlandı. Bu eser modern Fars öykücülüğünde söz sahibi olan birçok kişi tarafından takdir edildi. 1962 yılında Sâdık Çûbek’in “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâye mecmuasında yer alan “Denizde Neden Fırtına Oldu?” isimli hikâyesi Furûg-i Ferruhzâd’ın şirketi tarafından filmleştirildi.
Sâdık Çûbek on beş yıllık suskunluğun ardından 1963 yılında “Tengsir” isimli ilk romanını yayımlandı. Bu kitap birçok dile tercüme edildi. Sekiz hikâyeden oluşan ve Çûbek’in üçüncü hikâye mecmuası olan “Son Işık” 1962 yılında basıldı. Aynı yıl yazarın olguna hediye ettiği, dördüncü ve son hikâye mecmuası olan “Kabirde İlk Gece” yayımlandı. On hikâye ve bir piyesten oluşan bu kitap İlmî Yayıncılık tarafından basıldı. 1966 yılında yazarın son romanı ve son eseri olan “Sabır Taşı” yayımlanmış, kitap edebiyat çevrelerinde büyük ilgi toplamıştır. Uluslar arası edebîyat arenasında şöhret sahibi olan Sadık Çubek 1972 yılında Kırgızistan’ın Alma ata şehrinde “Asya ve Afrika Ülkeleri Yazarları Konferansı”‘na katılmıştır. 1991 yılında Çubek, konusu Hint asıllı bir aşk hikâyesi olan “Mehpâre” isimli eseri Sanskritçe’den Farsçaya çevirmiş ve bu eser Nilüfer Yayıncılık tarafından basılmıştır. Sâdık Çûbek 1998 yılı Haziran ayında seksen iki yaşında iken Amerika’da Kaliforniya Eyaletinin Berkeley Şehrinde ölmüştür
İnsan, yaşıyor olmasından yararlanamıyorsa, ona yaşıyor denmez. Sen yaşadığını mı sanıyorsun? Nefes alamıyorken neyin yaşıyor? Sokakta yürürken polis adım adım seni izliyorsa neyin yaşıyor?
Elimde olsa dünyaya gelen kızların hepsinin kızlığını ebeler parmaklarıyla alsınlar diye hüküm verirdim.Erkekleri sünnet ettikleri gibi kızların kızlık zarlarini almalılar ki bu kadar mahrumiyet,korkunç ruhsal işkence ve yersiz bagnazliklar ortadan kalksın diye.
Sadık Çubek
Sayfa 134 - Kavis yay.
Git Hayyamı oku.Bu adam her şeyi çözen tek yaratıktır.Senin sorunun ne biliyor musun?Ne okuyorsun ne yazıyorsun.Diyelim birkaç yıl daha bu dünyada lak lak ettin ve birkaç çuval daha pirinç,buğday tükettin ve on on beş tane daha fazla inek,koyun yedin ve Gevherin koynuna girdin,ya sonra?
192 syf.
·3 günde·7/10 puan
Sadık Çubek'in Tengsir'i, modern İran edebiyatından iyi bir uzun hikaye-novella. Konu olarak Yaşar Kemal'in İnce Memed'ine benziyor epeyce (Tengsir 1963'te yazılmış, İnce Memed 1955'te; etkileşim var mı emin değilim pek).

Tengsirler Buşehr'de çoğunlukla çölde yaşayan bir nevi Yörükler veya Rusya-Ukrayna'daki Kozaklar gibi düşünülebilir. Karakter ve yaşam tarzı olarak çokça benzerlik var aralarında.

Kitap esasen, Muhammed Rıza Şah döneminde kaleme alınmış bir toplum ve devlet hivciyesi niteliğinde. Ama Kaçarların yıkılış dönemine dair şu pasaj da Osmanlı'nın yıkılış dönemindeki devlet-toplum ilişkilerinden pek geri kalmaz doğrusu:

"-Bir şikayet yazıp Tahran'a, Ahmed Şah'a gönderseydin fena olmazdı.
-Yok yahu! Ahmed Şah, Buşehr'in İran'ın mı yoksa Arabistan'ın mı olduğunu dahi bilmez..."
270 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Sessizliğin katmanlarını anlatan eşsiz bir şaheser. Kızılay'da bir sahaftan almıştım kitabı uzun süredir rutubet içinde bekliyordu. Mükemmel bir eser. Umarım en kısa zamanda yeni neşri yapılır. Sadık Çubek İran Edebiyatı'nın en büyük yazarlarından biri.
270 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Kafka deyince nasil aklımıza bir hamamböceği geliyorsa Sadık Çubek deyince de artık,bir örümcek geliyor aklıma.Hikayenin kahramanı Ahmet Ağa,bir örümcek metaforu ile bize yalnizligini anlatıyor.Toplumdaki yozlaşma,din adına yapılan tuccarlıklar ,siga nikahının çürümüş bir gelenekten öte olmadığı,varoluşsal kaygilar;yasam-ölüm-sevgi üzerine değerlendirmeler,çocuklar üzerinde bireylerin yarattığı travmalar ve ileriki hayatlarındaki etkileri,bunların hepsi ve daha fazlası iç ses,monolog olarak yansıtılıyor.Eserde alegori ve geri dönüşler ayrıca halk dili hatta ağır argo ve küfürler esere farklılık katmış.Çok başarılı bulduğum varoluşsal eserlerden oldu bu kitap.Tekrar tekrar okunabilir.Gregor Samsa ne ise A Seyit Meluç odur.

Yazarın biyografisi

Adı:
Sadık Çubek
Unvan:
İranlı Yazar
Doğum:
Buşehr, İran, 5 Temmuz 1916
Ölüm:
Berkeley, Kaliforniya, ABD, 3 Temmuz 1998
Çağdaş İran Edebiyatının ünlü hikâyecilerinden olan Çubek, eserlerinde kullandığı dil yerel halkın diliyle dönemin sorunlarını anlatımında kullandığı gerçekçilik, hikayelerinde bahsettiği kişilerin genellikle katiller, hırsızlar, suçlular olmasındaki cesurluğu nedeniyle çevresinde büyük yankılar uyandırmıştır. Çağdaş İran hikâyeciliğini etkilemiş, eserleri birçok dile çevrilmiştir. 1945 – 1974 yılları arasında toplumsal mücadeleye içinde yer alan Çubek, önce Londra daha sonra ömrünün sonuna kadar Amerika da yaşamayı tercih etti ve 1998 yılında yine ABD de öldüğünde cesedinin yakılmasını isteyerek bir anlamda gelenekselliğe ve tabulara karşı olan yaşam anlayışını yine yaşadığı coğrafyanın adetlerine ters düşerek yakılmasını istemekle noktaladı.
Sokak dilini kullanması onun ustalığıydı diyebiliriz, “Neden Deniz Fırtınalıydı” adlı eseri filme alındı. Haksızlığa uğramış kişilerin yaşam öykülerini konu edindiği yapıtlarıyla yöresel şiveleri aktarmada ve acılarını işlemekte büyük başarılar göstermiştir. İlk öykü yazarları arasında olan Sadık Çubek, sade yazım tarzını ve halk dilini kullanmayı öyle bir boyuta getirmiştir ki İran öykücülüğünde, mizah, realizm, natüralizm ve argo tabirlerin kullanımı en üst seviyeye ulaşmıştır. Karanlık bir dünya oluşturmak ve bu dünyayı her yönüyle eserlerinde işlemek onun en büyük özelliği olmuştur. Karanlık dünyaşında yaptığı karanlık mizahlarda eserlerinin yerini ayrı bir kategoriye taşıdı diyebiliriz. Bulunduğu dönemdeki siyasal ve sosyal durum içe kapanık ve geleneksel bir tutum izlenildiğini söyleyebiliriz, edebi olarak ise köklü toplumsal değişimler, kendine geliş ve ulusal kendine dönüşle eş zamanlı olarak, siyasal ve kültürel ortamı eleştiren yeni bir edebiyat şekillendiği görülmüştür.
Yazarın çocukluk dönemi Meşrutiyet inkılâbı yıllarına denk gelmektedir. Eserlerinde realizmden natüralizme doğru giden bir çizgi izlemiş, hikâyelerinde halk dilini kullanmıştır. Karanlık bir dünya yaratmak ve bu acımasız dünyayı her yönüyle ortaya koymak Çûbek’in en önemli özelliğidir. Onun dünyaşındaki insanlar karanlık ve kokuşmuş bir çevrede yaşarlar. Ümitsizliğin, esrarın, kokuşmuşluğun, cehaletin, cinsel isteklerin pençesindedirler. Ancak Çûbek’in hikâyelerindeki karamsar atmosfere dikkatle eğilip, üzerindeki örtüyü kaldırıp baktığımızda, o karamsarlık içinde kara bir mizah olduğunu görürüz. Birçok hikâyesinde rastlanan kara mizah, yazarın bu hikâyelerini dinamik tutan en önemli unsurdur.
O, hayatın kötü yönlerini ortaya koyup bir anlamda toplumun mahremiyetine değinirken, mizahı da kullanarak, ortaya çıkan manzarayı okur tarafından kabul edilebilir bir hale getirmiş ve kullandığı gülmece üslubu her kesimden insanların ilgisini çekmiştir. Çûbek’in hikâyelerinde kötü olaylar ön planda olup, iyi konulara ve güzelliğe çok az yer verilmiştir. Onun dünyaşında insanlar çaresiz ve isteklerinin esiridirler ve bu esaret de onları daha çok dibe batırmıştır. Mesela “Bakıcısı Ölen Maymun”da sürekli içgüdüleriyle hareket eden talihsiz maymunun başı dertten bir an bile kurtulamamıştır. Bakıcısının ölümünden sonra özgürlüğüne kavuştuğunu zannetmiş ancak özgürlük onun için artık bir yok oluş ve zalim dünyaya karşı savunmasızlık anlamına gelmiştir. Başka bir öyküsünde, aşkı uğruna ülkesini terk edip İran’a giden bir Fransız kadının sonunda beraberinde küçük çocuğu ile terk edilişi, İran’a gelmesinden duyduğu pişmanlık, yalnızlığı, “Güvercin Uçurucu” adlı hikâyesinde, mahallenin kabadayısının bir kadın karşısında nasıl çaresiz kaldığı, “Son Işık” isimli hikâyesinde de halkı kandırmaya çalışan üç kağıtçı bir adamın din çığırtkanlığı yaparak insanların nasıl paralarını almaya çalıştığı ve bunlar gibi pek çok hikâyesinde, haksızlıklar, ölüm teması ve çaresizlikler betimlenmiştir.
Döneminde Rusya ve İngiltere ile girişilen zorunlu iletişim ve mücadelenin ardından toplumda yaygınlaşan meşrutiyet fikri, modern düşüncenin gelişmesi, beraberinde Meşrutiyet Devrimi’ni getirmiş, İran batı düşüncesiyle tanıştı. 1920’li yıllar edebî basının açılım sağladığı, fikrî gelişimin ivme kazandığı ve edebi derneklerin kurulduğu yıllardır. Bu dönemde yayımlanan dergiler ve batıdan yapılan çeviriler düşünsel ve edebî akımların gelişimi üzerinde etkili oldular. Sade tarzda yazım, meşrutiyet dönemi edebiyatının baslıca özelliği olmuştur. Bu tarz, Muhammed Ali Cemal-zade ile başlamış, Dehhoda’nın “Çerend u Perend” leriyle devam etmiştir. Cemâl-zâde “Yeki Bûd,Yeki Nebûd”, Sadık Hidâyet de “Kör Baykus” adlı hikâye mecmuaları ile hikâye yazarlığı alanına girmişlerdir. Böylelikle batılı anlamda hikâyecilik İran edebiyatında yavaş yavaş yerini almıştır. Sade yazım tarzı açısından, Sâdık Çûbek’in hikâyeciliği ile Sadık Hidâyet’inki arasında bazı farklar vardır. Sâdık Hidâyet, her ne kadar sade yazım konusunda çabalamış olsa dahi, belki de uzun yıllar ülkesinden ayrı kalması, ya da sokak dilini yeterince bilmemesinden dolayı, hiç bir zaman Sâdık Çûbek’in bu alanda elde ettiği başarıya ulaşamamıştır.
Öldükten sonra bile adından söz ettirmeyi başaran bu ünlü şairimizin hayatını ve eserlerini inceleyerek biraz anlatmaya çalışacağım.
HAYATI:
İran edebiyatının tanınmış romancı ve hikâyecilerinden biri olan Sadık Çubek, 1916 yılında, bir liman kenti olan Buşehr’de dünyaya gelmiştir. Babası Hacı İsmail o dönemlerde Hindistan ve İngiltere ile ticaret yapan zengin bir tüccardı. Yazarın çocukluk dönemi meşrutiyet inkılâbı yıllarında geçmiştir. Sadık Çubek o yıllarda Dâr’ul-Fünûn’un müfredatı doğrultusunda eğitim veren Buşehr’in en iyi okullarından birisinde eğitim hayatına başlamıştır. Dâr’ul-Fünûn mezunlarından birisi olan Mirza Ahmed Han Derya Begi, Sadık Çubek’in ilkokul örgencisi olduğu sırada o okulun müdürüdür. Derya Begi, kendi döneminin en ileri görüşlü aydınlarından birisi olup İtalyan yazarı Boccaccio’nun “Decameron” isimli kitabını Farsçaya çevirmiştir. Sonraları, Çubek bu kitaptan çok önemli bir kitap olarak bahsedecektir. İkinci sınıfta geçirdiği hastalık sebebiyle Şiraz’da bulunan babasının yanına gitmek zorunda kalmıştır. O sıralarda kendisinde yazı yazma isteği yeni başlamıştır. Babası ticaretle uğrasan, görmüş geçirmiş bir adamdı. Ona Cemalzâde’nin “Yeki bud yeki Nebud” isimli hikâyesini ve “Binbir Gece” masallarını okurdu. Bunun sonucunda onda yazı yazma isteği gelişmiştir.
Hasta iken Şiraz’da bulunduğu sıralarda, en değerli oyuncağı babasının ona aldığı Mahmel isimli maymundur. Yazar bu ismi yıllar sonra “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâyesinde kullanmıştır. Üvey anneyle büyüyen Çubek’in en iyi dostu Mahmel’dir. Sonraları babasının maymununu askeriyeye bağışlamasıyla Çubek çok üzülmüştür.
İyileştikten sonra Çubek, Buşehr’deki eğitimine devam etmiştir. Dokuz yaşında iken, 1924 yılında İran Edebiyatının ilk sosyal romanı olan Müsfik-i Kâzımi’nin Tehrân-i Mahûf isimli romanı yayımlanmıştır. Bu eser, aşk, fuhuş, yoksulluk gibi sosyal konuları içeren, düşünsel açıdan zengin ve sanatsal yeniliğe sahip bir romandır. Bu romanda kadın, daha sonradan yazılmış diğer bazı sosyal romanlarda da olduğu gibi, düşkün, fuhuş batağına saplanmış aciz bir varlık olarak tasvir edilmiştir. Bunun başlıca nedeni I.Dünya Savaşı’ndan sonra toplumda yaşanan ekonomik krizdir. O yıllar yokluk ve alt tabakadaki insanların güçlükle ayakta durduğu yıllardır. Evlilik onlar için bir lüks sayılmaktadır. Hükümetin baskısı, yokluk ve o dönemde Buşehr’de kendini hissettiren İngiliz varlığı da bu karamsar ortamı körükleyen etmenlerdendir. O yıllarda dokuz yaşında olan Sadık Çubek, Mirza Aka Han Kirmani’nin “3 mektup” adlı kitabını okumaya, aydınlıkçı ve ilerici fikirlerle tanışmaya başlamıştır. Yıllar sonra yazar bu kitapların bir kısmını “Son Işık” isimli hikâye kitabında aynen kullandığını ve bunların kendisi üzerinde önemli izler bıraktığını söylemiştir.
Çubek on yaşına geldiğinde İran Edebîyatı’nın büyük yazarlarından ve ilk hikayecilerinden olan Sadık Hidayet’in Berlin’de, İransehr dergisinde “Merg” isimli ilk hikâyesi yayımlanmıştır. Elbette Sadık Çubek o zamanlarda küçük bir çocuk olduğundan, Hidâyet’in Berlin’de yayımladığı hikâyeden habersizdi. Bu sıralarda yazarın babası, Şiraz’da ikinci eşi ile birlikte yaşamaktadır. Annesi ise Buşehr’dedir. Çubek annesi ve babasının ilişkilerinden hiç bahsetmemiştir. Ailesindeki bu çözülmüşlüğü “Sabır Taşı” isimli romanındaki Ahmed Bey ve ailesinin durumuyla özdeşleştirmiştir. Başka bir şehirde yaşayan, adı geçen romanın kahramanı Ahmed Bey, gıyabında eşini boşamakta ve daha sonra eski karısına geri dönmektedir. Sadık Çubek Şiraz’da olduğu sürede fotoğrafçılıkla ilgilenmiştir. Yazarın babası çok büyük bir evde yasadığından, evin karanlık bir odasında fotoğrafçılık hobisini uygulama imkânı bulmuştur. O sırada Çubek, Mirza Fethullah Akkaş’tan fotoğrafçılık sanatını öğrenmiştir.
Yazarın babasının evi, birçok kimsenin ziyaret ettigi bir evdi. O evin müdavimlerinden birisi de Çubek’in babasının arkadaşı olan Mirzâ Ali Mâzenderânî idi. O, Çubek’e boş inançlarla savaşması için öğütler vermiştir. Amcasının büyük bir kütüphanesi vardı. O kütüphanedeki Sa’dî, Hâfız, Şems ve Ka’ani divanlarından, tarihi’nden ve diğer farsça kitaplardan faydalandı. Çubek en çok etkilendiği kitaplar arasında Mirza Cani Kasi’nin Nokta-i Ahkaf’ını ve Kazvini’nin Bist Makale’sini saymaktadır. Fars edebiyatına Victor Hugo’nun Sefiller romanının tercümesi yine bu yıllarda girmiştir. 1930 yılında Sadık Hidayet’in “Diri Gömülen” isimli kısa öykü mecmuasının yayımlanmasıyla İran modern hikâyeciliğinin de başladığı kabul edilir. Aynı yıllarda Bozorg-i Alevî ve Ferruhzâd da Sadık Hidayet’in edebiyat ortamında bulunmuşlardır. Hidayet ve arkadaşları kafelerde oturup yenilikçi akımı savunarak resmi edebiyata muhalefet ettiler. 1933 yılında Sadık Hidayet’in bir diğer hikâyesi “Üç Damla Kan” yayımlandı. Bu kitabın yayımlanmasından sonra Hidayet İranlı yazarlar arasında muhalifler ve yandaşlar buldu.
1933 yılında Çubek, Rus yazarlarının eserleriyle tanışmaya başlamış, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza isimli romanını okumuştur. “Dünya” isimli derginin yayınlanması da yine aynı zamana rastlamaktadır. Sadık Hidayet’in Fars edebiyatını modernizm ile tanıştırdığı sıralarda, Sadık Çubek Amerikan Koleji örgencisiydi. Yazar, Amerikan Kolejindeki eğitimini 1936 yılında tamamlamıştır.1934 yılında aslen Şiraz’lı olan Hintli bir Seyyid, Şirazlı kadınları öldürmeye başlar. Sadık Çubek bu cinayetlerle ilgili olarak o dönem Zeyneddin Rahnumâ’nın başyazarlığını yaptığı “Ruzname-i İran” a raporlar gönderir. Çubek’in “Sabır Taşı” isimli romanında geçen Seyfu’l-Kalem karakteri bu Şirazlı Seyyid’ten esinlenerek kaleme alınmıştır.
Sadık Çubek Tahran’da Amerikan Koleji’nde okurken 1935 yılında yazar Mes’ûd Ferzâd ve İranlı şair Perviz Nâtıl Hânlerî ile tanışmıştır. Sadık Çubek, Sadık Hidayet’ten etkilendiği kadar sonraları Sâdık Hidâyet’in de “Ferda” isimli hikâyesini yazarken Sadık Çûbek’in “Sonbaharın Son Ögleden Sonrası” isimli hikâyesinden etkilendiğini ve hikâyesinde tıpkı Çûbek’in şahısları kendi kendine konuşturma tarzını kullandığı gibi onun da iç monolog tarzından yararlandığını görüyoruz. Yine o yıllara denk gelen önemli bir olay ise 1933 yılında Dr.Takî Erânî’nin baş yazarlığını yaptığı Farsça basılan ilk Marksist dergi olan Dünya dergisinin basılmasıdır. Bu dergi büyük ihtimalle Sadık Çûbek’in yakından takip ettiği dergiler arasına girmiştir. Bazıları Çûbek’in bu grupla irtibatının olduğunu ileri sürmektedirler. Nisan 1937’de Dr.Takî Erânî ve elli iki kişilik Dünya Dergisi yazarı toplantı yaptıkları sırada yakalanmışlardır. Hepsi yargılanmış, bir kısmı on yıllık hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu dönem Rıza Şah Pehlevî ve anti-komünist hareketin vahşet estirdiği yıllardır. Dünya Dergisi başkanı Erânî, 1940 yılında İran hapishanesinde ölmüştür. Hapishaneden çıkan birçok Dünya Dergisi yazarı daha sonraları Tudeh Partisinde ya da sol yelpazede yerlerini almışlardır.

O yıllar sansür yıllarıydı. Sansür yapan kurumun gözleri Hidayet’in, Bozorg-i Alevî’nin ve içlerinde Sâdık Çûbek’in de bulunduğu dostlarının üzerindeydi. Aydınları takibe alıyorlar, eserlerini yayımlamalarına izin vermiyorlardı. O yıllarda Hidâyet’in, Bozorg-i Alevî’nin, Dehhodâ’nın ve Cemâlzâde’nin eserleri yayımlanmadı. Hükümet sanatçılara ve aydınlara nefretle bakıyor, ancak kitap satışları her zamankinden daha fazla oluyordu. Ölüm ve acı teması ve hayattaki olumsuzlukların Çûbek’in eserlerinde uç noktaya yükselmesi iste böyle bir ortamda meydana gelmiştir. Toplumun değişen atmosferi her kesimi etkilediği gibi yazarları ve sanatçıları da derinden etkiliyordu.
1938 yılında Sadık Çubek 21 yaşında bir gençtir. Amerikan Koleji’nden mezun olmuş, Kültür Bakanlığı’nda işe girmiştir. Kudsî Hanım ile evlenmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmen olarak atanmasından bir süre sonra askerlik vazifesi için çağrılmış, bu hizmeti sırasında İngilizceye olan hâkimiyeti aşkerlik görevini mütercim olarak genelkurmayda tamamlamıştır. 1940 yılında Maliye Bakanlığı’nda veznedar olarak göreve başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Rıza Şah’ın devrilmesi aynı yıllara denk gelmektedir.
1945 yılında Sadık Çûbek’in “Kukla Oyunu” isimli ilk hikaye mecmuası yayımlandı. “Kukla Oyunu”nun ilk başkısı Sadık Çûbek’in kendi maddî imkânlarıyla 120 sayfa halinde yapıldı. “Kukla Oyunu”nun basılmasından sonra, “Esâne-i Edeb” isimli hikâyenin basımı on yıl boyunca yasaklandı ve kitabın diğer basımlarında bu hikâye yerine “Ah İnsan” yayımlandı.
1946 yılında Birinci İranlı Yazarlar Kongresi’nin düzenlenmesi yeni İran nesrinin açılımı için önemli bir adımdı. Bu kongre İran ve Rus kültürel ilişkiler topluluğu tarafından kültürel ilişkilerin ilerlemesi açısından yetmiş sekiz şair ve yazarın katılımıyla başladı. İçlerinde Sadık Çûbek’in de bulunduğu kongrede Çağdaş İran edebiyatı masaya yatırıldı. Bu kongrede her şeyden çok toplumsal hayattaki sanat figürü işlendi, realizm ve mizahın İran edebiyatında önemli bir yer aldığı vurgulandı. Bu kongrenin düzenlenmesi, İranlı yazarların bundan sonra oluşturacakları eserler üzerinde etkili oldu. Edebiyatın revaçta olduğu bu yıllarda “Kukla Oyunu” edebiyat dünyasında büyük ilgiyle karşılandı ve Sadık Çûbek’e beklemediği bir ilgiyi beraberinde getirdi. Yazarın “Denizde Neden Fırtına Oldu?”, “Kafes” , “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli üç hikâyeden ve “Lastik Top” isimli bir tiyatro oyunundan oluşan ikinci hikâye mecmuası “Bakıcısı Ölen Maymun” 1948 yılında basıldı. “Bakıcısı Ölen Maymun”un basılmasından hemen sonra İbrahim Gülistan’ın “Sonbaharın Son Ayı” adlı ilk kitabı yayımlandı. İbrahim Gülistan’ın hikâyelerinde toplumun aydın tabakalarından insanlar anlatılmış, yüksek ideallerden ve ülkülerden bahsedilmiştir. Çubek, ikinci kitabında, yakın dostu olan İbrahim Gülistan’ın tersine, hikâye kahramanlarını toplumun en alt tabakalarından seçmiştir. Onun belli baslı karakterleri, fahişeler, şoförler, esrarkeşler, zulüm görmüş insanlardır. Pesimist bakış açısı kitabın hikâyelerinin geneline hâkim olmuştur. Kitabın basıldığı yıllarda birçok kimse Çûbek’i ahlaki açıdan eleştirmiştir. “Bakıcısı Ölen Maymun”dan sonra on beş yıl boyunca yazar yeni bir hikâye kitabı yayımlamamıştır.

Yazarın uzun süre yazmaya ara vermesi, okurlarla arasında kopukluğun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hikâye yazarlığını bırakması ve yurt dışında uzun yıllar kalması, yakın çevresinin söylediğine göre hatıralarının, notlarının ve araştırmalarının da yok olması bu kopuşun nedenlerinden bazılarıdır. Bu yıllar içerisinde yalnızca “Mehpâre” yi Farsçaya çevirebilmiştir. Mehpâre yirmi hikâyeden oluşan Hintçe asıllı bir aşk destanıdır. Aslı Sanskritçe olup “Bin bir Gece Masalları” tarzında yazılmıştır. Sâdık Çûbek bu kitabı İngilizce metinden Türkçeye çevirmis, eser 1984 yılında Nilüfer Yayıncılık tarafından basılmıştır. Sâdık Çûbek’in vatanından uzak kaldığı yıllarda üzerinde çalıştığı ancak tamamlanmamış romanı “Sukuntelâ” dır.
Yazar 1948 yılında İran-İngiliz petrol şirketinde mütercim olarak göreve başladı. 1950 yılında ise “Kukla Oyunu”nun ikinci başkısı yapıldı. Aynı yıl Harvard Üniversitesi’nde bir seminere katılmak üzere Amerika’ya giden yazar, Rus Yazarlar Birliği’nin davetiyle Moskova’ya, Semerkand’a, Buhara’ya ve Tacikistan’a seyahatlerde bulundu. İngilizceye oldukça hâkim olan yazar 1957 yılında Carlo Collodi’nin “Pinokyo” isimli kitabını İngilizceden Farsçaya çevirdi. Aynı yıl Peter Avery, yazarın “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâyesinin İngilizce tercümesini “Yazarlıgın Yeni Dünyası” isimli derginin on birinci sayısında yayımladı. Çûbek’in diğer İranlı yazarlara nazaran doğal bir dille halk üslubunu kullanarak, toplumun ahlakî olarak nitelendirdiği bazı konulara cesurca yaklaşması ve onu kitapları aracılığıyla kitlelere ulaştırması zaman zaman başına bela olmuş, yazıları sansüre uğramış, toplumun bazı kesimlerinin hedefi haline gelmesine sebep olmustur. “Bakıcısı Ölen Maymun” un basılmasından sonra, “Kukla Oyunu”nun ikinci basımına kadar olan zaman dilimi, sadece Çûbek’in hayatında değil, aynı zamanda İran edebiyat tarihi açısından da önemli bir zamandır.
1929 yılında Sadık Hidayet Fransız edebiyatçısı Kafka’nın “Dönüşüm” isimli eserini Farsçaya çevirmiştir. Bundan bir yıl sonra 9 Nisan 1951 yılında Sadık Hidayet’in Paris’te intihar etmesi edebiyat dünyasında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Şüphesiz ki Hidayet’i yakından tanıyan Çubek bu duruma en çok üzülenlerden biri olmuş, bu olay onun üzerinde derin izler bırakmıştır. Sadık Hidayet’in ölümünden bir yıl sonra 1952 yılında Bozorg-i Alevî’nin ünlü “Çeşmhâyes” isimli romanı, aynı yıl Celâl Âl-i Ahmed’in “Zen-i Ziyâdî” isimli kısa öykü kitabı yayımlandı. 1953 yılında 28 Behmen darbesi gerçekleşti ve Musaddık dönemi sona erdi. Toplumda güven bunalımı ortaya çıktı. Karamsarlık ve bunalım önce aydınlar ve sanatçılar üzerinde etkisini gösterdi. Bu dönemde yazılan yazıların kahramanları genellikle intihar edenler ya da çılgınca fikirleri olan insanlardı. Edebiyat dünyasında da etkilere yol açan bu darbe, belki de en çok Sadık Çûbek’i etkilemişti. Aynı yıl yazar Harvard Üniversitesi’nin davetiyle Amerika’ya gitmiş, çeşitli konferanslara katılmıştır. Amerika’nın çeşitli şehirlerini gezme fırsatı bulan Sâdık Çûbek’in bu dönemde İran ile Amerikan siyasetini karsılaştırma fırsatı olmuş, İran’ın siyasî açıdan geri kalmışlığından üzüntü duymuştur.
1959 yılında Sâdık Çûbek’in Farsçaya çevirdiği Edgar Allan Poe’nun “Karga” isimli eseri “Kâve Yayıncılık” tarafından basılmıştır. 1940 yılında Ali Afgânî’nin “Ahu Hanım’ın Kocası” isimli eseri yayımlandı. Bu eser modern Fars öykücülüğünde söz sahibi olan birçok kişi tarafından takdir edildi. 1962 yılında Sâdık Çûbek’in “Bakıcısı Ölen Maymun” isimli hikâye mecmuasında yer alan “Denizde Neden Fırtına Oldu?” isimli hikâyesi Furûg-i Ferruhzâd’ın şirketi tarafından filmleştirildi.
Sâdık Çûbek on beş yıllık suskunluğun ardından 1963 yılında “Tengsir” isimli ilk romanını yayımlandı. Bu kitap birçok dile tercüme edildi. Sekiz hikâyeden oluşan ve Çûbek’in üçüncü hikâye mecmuası olan “Son Işık” 1962 yılında basıldı. Aynı yıl yazarın olguna hediye ettiği, dördüncü ve son hikâye mecmuası olan “Kabirde İlk Gece” yayımlandı. On hikâye ve bir piyesten oluşan bu kitap İlmî Yayıncılık tarafından basıldı. 1966 yılında yazarın son romanı ve son eseri olan “Sabır Taşı” yayımlanmış, kitap edebiyat çevrelerinde büyük ilgi toplamıştır. Uluslar arası edebîyat arenasında şöhret sahibi olan Sadık Çubek 1972 yılında Kırgızistan’ın Alma ata şehrinde “Asya ve Afrika Ülkeleri Yazarları Konferansı”‘na katılmıştır. 1991 yılında Çubek, konusu Hint asıllı bir aşk hikâyesi olan “Mehpâre” isimli eseri Sanskritçe’den Farsçaya çevirmiş ve bu eser Nilüfer Yayıncılık tarafından basılmıştır. Sâdık Çûbek 1998 yılı Haziran ayında seksen iki yaşında iken Amerika’da Kaliforniya Eyaletinin Berkeley Şehrinde ölmüştür

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 12 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 24 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.