Şemsa Yeğin

Şemsa Yeğin

YazarÇevirmenEditör
8.3/10
1.220 Kişi
·
3.813
Okunma
·
3
Beğeni
·
435
Gösterim
Adı:
Şemsa Yeğin
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
1941
Ölüm:
24 Aralık 2015
ABD’de Amerikan edebiyatı öğrenimi gördü. Yazarlık yaşamına 1960’lı yıllarda yaşadığı ABD, Kanada ve Afrika ülkelerinden Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerine gönderdiği yazı ve röportajlarla başladı. 1970’lerden bu yana çeviriyle uğraşan Yeğin, 1979’da TYS’nin Hasan Ali Ediz Edebiyat Çeviri Ödülü’ne değer görüldü. Jack London, Howard Fast, Maksim Gorki, Elias Canetti, George Orwell, Thomas Pynchon, José Saramago, Carlos Fuentes, Sigmund Freud, Erich Fromm, Robert Briffault’nun yapıtlarını dilimize kazandırdı. 2015 yılında hayatını yitirdi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
154 syf.
·5 günde·9/10
Kabul ediyorum ben hiçbir kitapta böyle hırpalanmamıştım. Gerçekleri böyle sert, isyankar dille duymak insana acı verebiliyormuş. Ki bunu yazar çok güzel başarmış. Ve ben bende yarattığı hisleri içimden dökmezsen içim- içimi yiyecek :)) Oyalanmadan incelememe geçeyim.

Kim bu "Küçük adam"lar? Yoksul, beş parasız insanlar mı? Yoksa paradan başka hiçbir şeyi olmayan, insani duygulardan yoksun, sadece mevki düşünen insanlar mı? Ya “Büyük insanlar” kim? Peki ya "Küçük büyük insanlar”? Beraber bakalım.

En büyük filozoflardan olan Sokrates. Amacı sadece insanlara paraya değil ruhun eğitimine önem verilmesi gerektiğini göstermek, insanları doğru yola çekmekti ( #52750945 ). Öğretileri karşılığında ücret bile almıyordu (#52759286 ). Çünkü tek derdi insanların bilincinin açılmasıydı. Sırf fakir olduğundan dolayı ona "Küçük adam" söyleyebilir miyiz?

Johann Sebastian Bach. Klasik müziğin unutulmaz isimlerinden biri. Yaşamı boyunca eserleri gün üzüne çıkmamış Sadece 19. yy-dan sonra ün kazanmıştır. Bu yüzden hayatı sefalet içinde geçmiş ama çalmaktan hiç vazgeçmemiş. Sizce "Küçük adam" mı?

Peki Küçük adamlar kim? Küçük adamlar bizleriz. Toplumu yaratan, yönetime "Küçük büyük adamlar"a boyun eğmiş şekilde yaşayan bizler. O "Küçük Büyük adamlar"ı da biz yarattık, onlara bizi küçük görme hakkını da biz verdik, efendimiz yaptık.Onları bizim yarattığımızı, bizsiz bir hiç olduklarını unuttuk (#53029153 ). Hitler de, Stalin de daha nice yönetim adamları da hepsi bizim eserimiz.

Kitap çok canımı acıttı çünkü kitaptaki tüm küçük adamlar çevremizde sürekli karşılaştığımız, eleştirdiğimiz, nefret ettiğimiz, kimi zaman da kendimize dönüşen insanlar. Bu insanlar;
•Kavgaya gitmeyi kitaplığa gitmekten üstü tutan insalar ( #53009728 );
•Hoşlanmadığı doğru söyleyen herkese "deli" damgası vuran insanlar;
•Kendisine yardım etmek isteyen insanları suçlu göstermeye çalışan insanlar;
•Irk ayrımı, din ayrımı yüzünden kendi ırkından dininden olmayan herkesi kötü bilen insanlar ( #53033257 ), ( #53029722 );
•Her zaman ahlaktan dem vuran ama yanından geçen her kadına (erkeğe) cinsellikle bakan insanlar ( #53222011 );
•İnsanlara kara sürmeğe, suçsuz insanları kendi kafalarındaki kurmalarla hapse attırmaya çalışan insanlar ( #53220490 ).
İşte yazar sert bir dille aşağılamış böyle insanları- bizleri. Hırpalanıp kendimizde gelmemiz, kendimizi küçük görmememiz ve bakış açımızı değişmemiz için.

Sen küçük adam! Daha ne kadar kendi yarattığın adamların baskısı altında yaşayacaksın? Ne zaman gazetelerin yazdığına değil de kendi içindeki sese kulak vereceksin? Ne zaman kendi fikirlerin olacak? Ne zaman "Ben kimim ki?" diye sormayı bırakcaksın? Devrinde bu kadar büyük adamlar yaşamışken sana yakışıyor mu “küçük” kalmak?
- #52986761

Unutmamamız gereken tek şey bizim halk olduğumuz ve herşeyin bizim elimizde olduğu. Kendi fikrimizi savunabilirsek hiçbir kuvvet bizi hakikatten saptıramaz! Unutmayın.

- #53095778

Büyüklü- küçüklü herkesin okuması gereken bir kitap. Nasihatlerden ne kadar pay çıkarırız bilmem ama en azından biraz da olsa yaptıklarımızı sorgulatacağı kesin. Keyifli okumalar :)
352 syf.
Birçok kadın, insan toplumu sınıflara ayrılmadan önce, toplumdaki saygın ve hatta zaman zaman üstün olduğu konumdan haberdar değildir. "Feminizm" başlığı altında konuşmalar ve tartışmalar yapılsa dâhi geçmişten günümüze kadarki kadının tarihi bilinmeden yeterli ve sağlıklı sonuçlara, ardından da çözümlere ulaşmak mümkün değildir. "Kadın sorunu" bir azınlık grubunun sorunu değildir; insanlığın yarısını ilgilendiren ve geri bırakan bir konuyu önemsememek/yok saymak/küçük görmek insanlığın geri kalan yarısını da zarara sokmadan teğet geçmeyecektir ve geçmiyor da. Atatürk'ün dediği gibi: "Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!"

Sorunları derinlemesine ele alan ve inceleyen az sayıda insan olduğundan, kadın konusunu da derinlemesine ele alan kadın sayısı azdır. Hatta yine insanın yapısından kaynaklı olarak kadın haklarıyla ilgili de kişisel çıkar güdüldüğünü ve fikirlerin kılıf olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Fikirlerin insanlardaki tezahürü etkili olsa bile, fikri savunan insanlar ile fikir arasında ayrım yapmak gereklidir. Aksi halde her fikrin fanatiğini bulup altını oymamız ve içini boşaltmamız kaçınılmazdır. Bu şartlar altında da bir yere varamayız.

Kadının tarihini kapsamlı bir şekilde ele almak isteyen bir insanın karşılaştığı ilk sorun, kadınların ve ailenin tarihsel geçmişi ile ilgili ayrıntılı bilginin bulunmamasıdır. Bu da kadınların kendileri hakkında yayılan mitlere boyun eğmelerine ve bu konuda cahil kalmalarına yardım etmektedir. Kadınlar üzerlerinde baskı hissetmekte ama nereden ve nasıl geldiğini bilmemektedirler. Oysaki bilmek değiştirme şansıdır. -İnsan canlısı geçirdiği evrimle beraber bilinç kazanmiş ve hayvan dünyasından "kendini bildiği/farkında olduğu" için ayrılabilmiştir.- Aynı şekilde kadınların geçmişini bilmeden geleceğini düzeltmek de mümkün olmayacaktır.

Toplumumuzdaki en gözde masallardan biri, kadının doğal yapısı itibariyle aşağı cins olduğu ve bunun da çocuk doğurma işlevinden ileri geldiğidir. Bu masala göre, kadın çocuğuna bakması gerektiği için eve kapanmıştır; bu nedenle kadının yeri evidir. Böylece bir "ev kuşu" olarak kadın tabii ki, toplumsal anlamda bir "hiç", "ikinci cins" olurken, iktisadi, siyasi ve entellektüel yaşamın başını çeken erkek cinsi tabii ki üstün cins olacaktır. Peki o halde nasıl oluyor da insanlığın ilk dönemlerinde kadının doğurganlığı onu önder ve kutsal biri yapıyorken günümüzde ayak bağı olarak görülüp geri kalmasının müsebbibi olarak gösteriliyor? Demek ki iddia edildiği gibi kadının doguruyor olması onun ikinci konumu için yapay bir sebeptir.

Erkeklerin tüm vakitlerini avcılığa ve savaşçılığa ayırdıkları dönemde, toplumsal ilerlemenin temelindeki başlıca alet, ustalık ve tekniklerin birçoğunu kadınlar geliştirmiştir. Yiyecek toplamaktan, önce basit bahçeciliğe, sonra da tarıma geçtiler. Çömlekçilik, dericilik, dokuma, ev yapımı vb. dahil yaptıkları çeşitli zanaatlardan botanik, kimya, tıp ve diğer bilimsel bilgi dallarının temellerini geliştirdiler. Böylece kadınlar yalnızca ilk çiftçiler ve sanayi işçileri olmakla kalmayıp aynı zamanda yaptıkları işlerin çeşitliliği sayesinde kafalarını ve zekalarını geliştirerek becerilerini ve kültür birikimlerini yeni üretici kuşaklara aktaran temel eğitimciler haline geldiler. Yine burada araya girerek denilebilir ki -kadının modern toplumda zekasının erkekten aşağı olduğu iddiası da biyolojik yapısından değil kültürün ürünü olmasından kaynaklıdır.-

Fiziksel üstünlük konusu da kadının ikincil konumu için sebep olarak sunulmuştur ancak bunun da günümüzden geçmişe bakılarak yorumladığını görüyor ve bir hata yapıldığını fark edebiliyoruz. Savaşmak ve avlanmak erkek işidir ve kas gücünü gelistirir evet; ancak bu esnada ilkel kadının mağarada çocuklarıyla oturup çaresizce yemek beklediğini tahayyül etmek doğal sistemde mantıksızdır. Erkeğin avlanması her zaman garanti değildir, bu yüzden topluluk var olmaya devam edebilmek için kadının toplayıcılığına, üretimine ve düzenlemesine muhtaçtır. Zaten doğada kendi kendilerine bakacak hale gelene dek çocukları besleyen ve onlara bakan annedir. Sonra bu "ana ailesi" de parçalanır ve herkes kendi yoluna gider. Kendisine ve yavrularına bakacak kapasitede olan dişilerin zayıf tür olduğunu düşünmek akıl dışıdır ve ögretilmiştir. Ailenin "babaya" muhtaç olduğu dönem, insan tarihinde çok yeni, birkaç bin yıllıktır.

İlkel kadınların sağladığı üstünlük silah gücüyle elde edilmiş bir üstünlük değildi. Çünkü silahlı olan cins erkek cinsiydi. Kadınlar, ilkel toplumda yarattıkları şeylerin kadınlara olduğu kadar erkeklere de yani bütün topluluğa yararlı olması nedeniyle en çok saygı gören cinsti. Bu, şimdi de böyledir. Topluma katkı ne kadar çoksa saygı da o kadar çoktur.

Günümüzde yapılan tartışmalarda kadının cinselliği üzerine atıp tutmak yaygın bir davranış şeklidir. Toplum, kadını kadından iyi tanıyan erkeklerden geçilmezdir. Kadınlar da kültürün dayattığını sorgulayacak şekilde yetişmediklerinden tabiri caizse zokayı yutmaları kolaydır. Ancak sadece cinsellik değil kadının zekası bile baskı altındadır. Bazı konulara kafasının pek basmayacağı ve bunun doğal/biyolojik olduğu yanılgısı, sözde-bilimsel verilerle desteklenerek sunulur. Tam bir "kuşun kanadını kesip uçmasını bekleme" durumudur. Kadını yetersiz hissettiren toplum sonra da yetersizliginden şikayet eder. "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç hem davacıdırlar."

Konu "kadın" ise, toplumsal cinsiyetin dayattığını sorgulayan erkekler için bir sindirme politikası güdülür: "düşüyor mu böyle, gay misin, top musun..." yok eğer kadın haklarını soruşturan bir kadınsa o zaman da "feminist" olduğu için objektif düşünemiyordur. Görüldüğü gibi iki cinsiyet de elendi. Peki kadınlarla ilgili kim konuşacak ve biz işin doğrusunu nereden öğreneceğiz? Bizleri ciddiye almayan erkekler belki Simon de Beauvoir'u ciddiye alırlar. Diyor ki "Soyut tartışmalar sırasında , birtakım erkeklerin: "Kadın olduğunuz için öyle düşünüyorsunuz" demesi zaman zaman canımı müthiş sıkmıştır; bu gibi durumlarda , öznelliğimi yok sayarak: "Doğru olduğu için böyle düşünüyorum" demekten başka çıkar yol bulunmadığını biliyordum; "Siz de erkek olduğunuz için öbür türlü düşünüyorsunuz" diyemezdim; çünkü erkek olmak bir gariplik, başkalık değildir."

Erkeği "doğal ortamında" savunurken kadını yarattığı "kültür ortamında" sınırlama hatasını yapan toplum iki cinsiyet arasındaki yapay gerilimlerle ıstırap çekmeye devam ediyor. "Biyolojik yönden gerçek şudur: Kadın ve erkek hiçbir zaman birbirinin kurbanı değildir, yalnızca her ikisi de insanlığın kurbanıdır." Bu bir rekabet, yarışma; kaybetme ya da kazanma; başarı öyküsü değildir. Kendisine dayatılanı sorgulamayanlar gerçeğe ulaşma şanslarını kaybederler ve özgürlüklerini kazanamazlar. Kadın konusu da bu sorgulamaların içinde bir duraktır. Yaşam amacı değildir, üstün cins olma veya ayrıcalık elde etme savaşımı değildir. Doğan Cüceloglu diyor ki "anlamanın olduğu yerde öfke gelişmez". Kadın ve erkek önce kendilerini sonra birbirilerini anlamalı ki öfke son bulsun ve enerjimizi başka konulara yönlendirebilelim. Mars ve Venüs'ün ötesine geçme zamanı geldi: çünkü gerçek şudur ki erkekler Afrika'dandır ve kadınlar da Afrika'dandır.
160 syf.
·4 günde·8/10
Eğer ağaca tırmanmak istiyorsanız, yıIdızIara uIaşmaya niyet edin ki başarasınız.(Konfücyüs)

Karşısında deniz,önünde çalışması gereken bir sınav ve arada kalmış hayalleri.

Ebeveynlerin çocuklar üzerinde etkisi en büyüktür.Şunu yapma demekle, şunu yapmamalısın demek arasında çok fark vardır değil mi,ebeveyn ne yapması gerektiğini bilmeli,çocuğa yolu çizmemeli,nasıl çizeceğini öğretmeli.

İlk başta kitaptaki babanın ne kadar suskun ve vurdumduymaz bir baba olduğunu düşünebilirsiniz,annenin de hiçbir şey yapmadığını,sadece kızdığını-kitap anneye fazla değinmiyor- ama hepsi doğru,özellikle de babanın yaptığı,ne hayır diyor,ne de evet,ne yap diyor,ne de yapma.Sen sen ol ben de ben.Son dediğim alakasız konuyla :)

Bizim buralarda da vardır "Çingene Mahallesi" diye tabir ettiğimiz,karanlık,girenin çıkamadığı,dövüş ve kavganın eksik olmadığı,kitaptaki "Çukur" gibi bir yer.Nereden biliyorsun diye soracak olursanız,küçüklüğüm oralarda geçti :)

Öyle yerlerdeki kişilerin hepsinden iğrenebilirsiniz,farklı ve kötü gözle de bakabilirsiniz,bir bakıma haklısınız,çünkü oralarda yaşamadınız,onlar da insan,ve toplumu kalkındırdıklarını,hiçbir şeyin boş olmadığını düşünüyor,kötüleri de yok değil,ama iyileri de hafife alınacak gibi değil,ondan bundan iyiler.Yine de bunlar oranın karanlık ve korkulacak bir yer olduğu gerçeğini değiştirmez,merak ettiyseniz böyle yerleri, beklerim,gezdirebilirim :)

Jack London'un başlarda yapmış olduğu kızlara yönelik hakareti hiç hoşuma gitmedi,resmen kızlar insan değildir denmeye çalışılmış.Neyse ki sonlara doğru değeri anlaşılmış,yine de o hakaret olmasaydı iyiydi.

İnsanları zorla sınıflandırmaktan çekinmiyoruz,yaşamak isteyip,karada tutunamayan
bir "çocuğun" , karada yaşayıp sefa sürmesine rağmen,yaşamını kendisi yönlendirmek isteyen başka bir "çocukla" denizde buluşması tam bir uyum içerisinde olmuş.Jack London'a bu konuda teşekkür ediyorum,önem verilmesi gereken bir konuyu sunduğu için.

Büyük,küçük,yaşlısı,genci herkes okuyabilir,dersler çıkarabilir.

Jack London'un tek kitabıyla kalmayıp diğer kitaplarını da okuyacağım.

Hayallerinizden vazgeçmeyin,büyük de olsanız küçük de.Hayalle kalın.
160 syf.
·2 günde·Beğendi
Ah bu gençlik! Hepimiz anne babamızın, bizim duygu ve düşüncelerimizi anlamadıkları , bizi çok sıktıkları , bizi hiç düşünmediklerini hissettiğimiz adına 'ergenlik' denen dönemi yaşamışızdır veya yaşıyoruz.
'Denizin Çağrısı' da böyle bir dönemden geçen bir gencin, özgürlük ve deniz aşkıyla evden kaçıp, korsanların kucağına düşmesini konu alıyor. Babasının (tabi bir zamanlar hiç kulak asmadığı) hayat hakkında ki ona verdiği öğütlerinin kıymetini zor ve tehlikeli yollardan tecrübe ediyor.
Hiç bilmediğim denizcilik hakkında terimler kitapta sıkça karşıma çıktı. Ara ara kelime anlamlarına bakmak zorunda kaldım. Fakat Jack London'ın muhteşem kalemiyle olayları gözümde canlandırmak hiç zor olmadı.
Klasikler insanda etki bırakmakır ve okuduktan yıllar sonra bile hatırlanır. "Kitap okumayı severim" diyen bir insan mutlaka klasik eserleri de okumalıdır ki başlarda sıkılabilir. Fakat bir kaç kitaptan sonra tadına varır.
Jack London'ın sade ve akıcı kalemi sayesinde 'Denizin Çağrısı' tam da klasik okumaya alıştırıp sevdirecek türden bir eser. Gençlik kitabı olarak bilinse de her yaştan okurun okumasını tavsiye ederim.
234 syf.
Yazar özgürlük kavramını analitik olarak incelerken özgürlüğü farklı boyutlarla ele almış, aktörün ruhsal yapısı ve iç dinamiklerinden hareketle aktörün psikolojik tutumlarının topluma yansıyan yönünü değerlendirmiştir.

“ Özgürlük" ancak ve ancak çağdaş insanın kişilik yapısının bütünüyle çözümlenmesi temel alındığında tam anlamıyla anlaşılabilir” açıklamasından da anlaşılacağı üzere toplumu oluşturan bireyin hem fiziksel hem de ruhsal olarak incelenmesi gerektiğine, özellikle kişilik yapısının çözümlenmesine vurgu yaparak bu düşüncesini dile getirmiştir.

Hem toplumun hem de toplumu oluşturan aktörün dinamik yönü düşünüldüğünde özgürlük kavramını değerlendirmek ve kavramsal olarak bir sınır çizmek neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu imkânsızlık düşüncesini değişkenlik kavramı çerçevesinde sosyolojik düzlem içerisinde tekrar ele alırsak hem toplumun hem de bireyin hangi yönde ve nasıl bir evrilmeye doğru ilerlediğini çözümleyebilir ve bir olumlamaya ulaşabiliriz.

Kültür kalıpları içerisinde kendi değişimini devam ettiren bireyle toplumsal sürecin kendi dinamiğini anlamak aynı kitabın farklı dillerde okumaya benzemektedir. Her yapının ontolojik olarak var ettiği sistemler kontekstinde kendine kavramlar sistemi ve adeta bir lisan da oluşturmuştur diyebiliriz. Bu iki lisan ne birbiri ile aynı ne de tamamıyla birbirinden farklı bir dil olup her iki dilin de çok iyi anlaşılması semantik yanlışlıklara mahal verilmemesi gerekmektedir.

Özgürlük kavramı insanın varlığı ile birlikte ortaya çıkmış bir olgu olarak görünse de aslında insan kendi varlığından önce dış dünyanın farkına varmış ve evereni gözlemlemiş, sorgulamış, anlamlandırmış, şekillendirmiş ve hatta olanı değiştirmeye çalışmıştır. Doğaya egemen olduğunu yaratılmış her şeyin kendine hizmet ettiğini anladıktan sonra kendi iç dünyasını bizatihi kendi varlığına bir dönüş yaşamış artık içindeki “ben” i sorgulamaya başlamıştır. Burada yazar insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecini anlatırken özellikle Avrupa’da yaşanılan skolastik döneme ve insan üzerindeki baskısına hayli vurgu yapmıştır. Zira bu dönemde insan kendi varlığını doğadan ya da dini tekelinde bulunduran kiliseden ayrı bir varlık olarak düşünmemekte onun bir parçası olarak görerek özgürlük gibi bir düşünceye de ulaşamamış durumdadır. Aynı zamanda kilisenin bu baskıcı ve totaliter tutumu insanın kendi varlığını sorgulamasına, özgürlük kavramına doğru ilerlemesine de neden olmuştur.

İnsan da sürekli olarak kendini var eden değişim bir kalıba dökülmese de kendi içinde bir tutarlılık bir ahenk barındırmaktadır. Tıpkı uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan kuşların belli bir koordinatta uçması gibi.
Bu bağlamda yazarın şu cümlesi bu düşüncemizi destekler mahiyettedir. “ İnsanı hem kendi iç dünyasında hem de toplum hayatında denetleyen davranışlarının tutarlı olmasını sağlayan ruh ile beden arasında dengeyi kuran bir kuvvet vardır.”

İnsan ontolojik olarak farklı kişilik ve karakter özelliklerinde yaratılmış, hem karmaşık hem de bu karmaşanın içinde “uyarlanabilen” bir mekanizmaya da sahip bir canlıdır. İçinde yaşadığı zamanın ve toplumun ayrıca kendi içsel dürtülerinin de yadsınamaz etkilerinden hareketle uyum sağlama ya da uyarlanma iç denetimiyle varlığını sürdürmede kararlı ve güçlü bir yapıdadır.

“ İnsan varoluşu ve özgürlüğü en baştan birbirinden ayrılmaz iki öğedir.” Cümlesinden hareketle yazarın özgürlüğe olan bakış açısını anlayabilmekte, hem anlamsal hem de sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir kavram olduğu sonucuna varabilmekteyiz.

Yazarın özellikle üzerinde durduğu diğer iki kavram ise “yapma özgürlüğü” ile “ yapmama özgürlüğü” söylemleridir. Bu iki kavram arasında gözle görülmeyen fakat insan ruhunda belli yaptırımlara sahip bir konum bulunmakta bu iki olgu arasındaki mesafenin artmasıyla kişi kendini yalnızlaşmış, tükenmiş ve özgürlüğünü sorgular halde bulmaktadır.
Bu kitapta özgürlük tanımı yapılırken özellikle çağdaş yani modern insanın özgürlüğüne değinilmekte var olan bireysellikten hareketle ortaya çıkan soyutlanma, bireysel önemsizlik, güçsüzlük duygusu ve yalnızlık hissine atıfta bulunulmaktadır. Skolastik düşüncenin belli aşamalarla önemini yitirmesi, pozitif ve rasyonel düşüncenin hayata entegre olmasıyla birlikte insan kendini ekonomik ve kültürel bağlamda bireysellik yarışında bulmuş, bu yarışı kazandığını düşündüğünde ise varlığını temellendirdiğini düşündüğü manevi bağlardan koparak anlamsızlık seremonisinin içinde kendini yeni bir anlam arayışı içinde bulmuştur. Zira gelenekten gelen dinin ortaya koyduğu normlar ve değerler kapitalizmin de etkisiyle seküler bir yaşam süren insana artık yeterli gelmemekte kopan bağlar “yeni” oluşturulacak manalara yönelmektedir. Bireyselleşen insan özgürlüğünü her açıdan kavradıktan sonra daha önce yaşadığı tutsak düşünce kalıplarına dönüşü reddetmekte değişen manevi istek ve arzularıyla kendi değer ve inanışlarını oluşturmaya başlamıştır.

Dinsel özgürlük ile göbek bağını kendi elleriyle kesen insan hem özgürlüğü talep etmekte hem de bir dine bir manaya bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı duymaktadır. Çağdaş özgürlük insanı böylesi bir ikilemle baş başa bırakmış ruhen ve karakter olarak evrilen aktörü kendi güçsüzlüğüyle tanıştırmıştır. Kapitalizm insanı özgürlük söylemi altında modern bir köleliğe doğru sürüklerken kişiyi hem köklerinden koparmış hem de yalnızlığa iterek kendine bağımlı hale getirmiştir.

Calvinizmin dikte ettiği “ çalış, israf etme, sermayeye dönüştür” söylemleri çağdaş insanın adeta kutsal metinleri haline gelmiştir.

Ekonomik hayattaki niteliksiz ve çıkar ilişkileri toplumsal ve kişisel ilişkilerde de kendini göstermiş bu ilişkilerin “insansı” özelliğinin yitirilmesine neden olmuştur.
İnsan içinde yaşadığı toplumda yaptırımların katı kuralların ve değişmez dini normların etkisinden kurtulduğu anda kendi özgürlüğünün peşine düşmüş maddeye hükmetmeye başlamış her anlamda hazza ulaşmaya çalışmıştır. Bu hazcılık ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu bireysellik çıkmazı ortasında kalan insanı köksüz ağaçlara dönüştürmüş manen içsel bir çöküntüye uğramasına neden olmuştur.
Bu özgürlük paradoksu içinde bunalan insan kendine kaçış mekanizmaları geliştirmiştir. Bu mekanizmalar fundamanadalist bir yaklaşım olup ya boyun eğme ya da egemenlik kurma olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan durumlar aşırılıkları ve insanın ruhsal düzlemde bir saplantıya dönüştüğü için “sadizm” e ve “ mazoşizm” e dönüşmüştür.

Sadist eğilimde de mazoşist eğilimde de soyutlanmış bireyin tek başına ayakta kalma yetersizliğiyle bu yalnızlığı yenecek bir ortak yaşamsal ilişki gereksiniminin bir sonucudur. Kişi ekonomik özgürlüğe kavuşurken yalnızlaşmış güçsüzleşmiş ve yetkeci bir kişiliğin etkisi altına girme ihtiyacı hissetmeye başlamıştır. Bu da yeni dini hareketlerin ve marjinal grupların ortaya çıkmasına ya insanın kendini karizmatik bir lidere körü körüne bağlanarak özgürlükten kurtarmasına ya da üstünlük duygusuyla kendini vazgeçilmez bir güç olarak görmesine neden olmuştur.
Hitlerin nevrotik kişiliği ve sadist gerçekliğiyle bu aşırılığa bir örnek oluştururken kendine acı çektirerek mutluluğa erişeceğini düşünen toplu intiharlara kadar giden cemaatler de mazoşizme örnektirler.

Sonuç olarak yazar değişen toplumu ve toplumun yapı taşı insanın fiillerinin nedenlerini anlamak için aktörün karakter analizinin, ruhsal çözümlenmesinin yapılması gerektiğini, ayrıca çağdaş insanın içine düştüğü buhranın, yalnızlığın ve durdurulamaz değişimin hangi yöne doğru ilerleyeceğinin bir ön değerlendirmesini yapmıştır. Yazar tarihi arka plan bağlamında, değişen çağdaş insan portresinin oluşmasında var olan her bir fırça darbesini analitik olarak ortaya koyarken sosyal gerçekliklerin dinamik insan doğasında ne denli önemli değişiklikler meydana getirdiğini de örneklerle izah etmiştir.

Yaşadığı evrende bir parça konumda olan insan kendi varlığını keşfe çıkmış var olan dinsel hayat, ekonomik değişim ve buna bağlı piyasa hareketleri, kutsallığın yön değiştirmesi özellikle de sekülerleşme ile kapitalizmin yeni normları ile adeta var ettiği özgürlüğünden kaçmaya kaybettiği köklerini yeniden inşa etmeye karar vermiştir. Yapılan tanımlardan hareketle özgürlük, yaşama anlam ve güven veren tüm bağlardan kurtulan çağdaş toplumda soyutlanmış ve güçsüz kalmış bireyin güvensizliğidir.
349 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Neden Sigmund Freud okumalıyız?
Aslında bu sorudan önce şunu cevaplamalıyız; neden okumalıyız? Vakit geçirmek, sanatsal haz almak, öğrenmek, insanı tanımak, kendimizi bulmak...
Herkesin okumak için farklı sebepleri var elbette ama her ne sebeple olursa olsun bir kitabın son sayfasını bitirdiğimizde bir şeyler değişmiş olarak kapatıyoruz kapağı. Eğer bir şeyler değişsin, değiştirebilelim isteyenlerden isek okuyacağımız kitapları iyi seçmemiz gerektiğini düşünenlerdenim ben, sayılı kitap sığdırabileceğimiz ömrümüzde neden en iyilerine; Freud, Adler, Fromm ve daha nicelerine yer açmayalım ki?
Freud, insan aklının bilimsel olarak incelenmesini sistematik hala getiren ilk kişi, psikanalitik kuramın kurucusu olmakla birlikte nörolog, bilim adamı, psikiyatr, filozof ve yazar. Psikolojiye birkaç kilometre uzaktan ilgi duyan ya da eğitim fakültesi koridorlarından tesadüfen geçmiş birinin bile muhakkak tanıdığı bir bilim insanı. Freud denildiğinde akıllara ilk gelen ölüm ve cinsellik, Elektra, Oedipus kompleksleri oluyor kuşkusuz. –Çünkü toplumsal değerlere aykırı bir ifade varsa kulak kabartıp dinliyoruz hemen, içeriğini öğrenme zahmetine girmeden- Freud'un düşünce ve fikirleri bunlarla sınırlı değil elbette 1900'lü yılların başında ortaya koyduğu kuram ve teorileri bugün hala insanı anlamada bize yol gösterici ve hala id-ego-süperego gibi kavramlarla insanın yapısal tanımı üzerine en güçlü görüşlerin sahibi.
Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, günlük hayatta sıkça karşılaşılan durumlar hakkında Freud'un düşünce ve psikanalizlerini ele alan bir kitap. Dil sürçmeleri, amnezi, yanlış okumalar, çocukluk anıları gibi durumlara farklı bir açıklama getiriyor. Bizim günlük hayatta karşılaşıp üzerinde durmaya değer görmediğimiz olaylar Freud'a göre hiç de değersiz değil çünkü ona göre hiçbir şey tesadüf olamaz, ufak bir dil sürçmesinin bile altında, kişinin iç dünyasını ele veren sebepler var. İşte bu noktada da dillerden hiç düşmeyen bilinçaltı kavramına değiniliyor tabii kendi kuramı çerçevesinde. Freud'un üzerinde çalıştığı konuların çok kısıtlı bir kısmı bu kitapta yer almakta ancak insana ve günlük olaylara bakış açısını anlamak adına önemli bir kaynak. Okunması fazla zor bir kitap değil Günlük Yaşamın Psikopatolojisi ancak alana uzak biri için kitapta yer alan bazı kavramlar yabancı olabilir. Yine de kitapta yer verilen vaka örnekleriyle akıcı bir okuma fırsatı sunuluyor okuyucuya.
Günlük yaşamdaki sıradan olayları, insan davranışlarını daha farklı bir açıdan değerlendirmeye başlayacaksınız bu kitabı okuduktan sonra. Evet, bazen ortaya koyduğu psikanalizleri yanlış ya da fazla bulabilir veya düşüncelerine katılabilirsiniz. Her ne tarafta olursanız olun, insan davranışlarını bir başka pencereden değerlendirmek yeni bir deneyim, farklı bir bakış açısı yaratacak okuyuculara.
Freud'un ifadeleriyle 'Günlük malzemeyi bir araya getirmek ve onu bilimsel malzemeye dönüştürmek.' şeklinde özetleyebiliriz bu kitabı. Benim, çevremde okumayı seven herkese önermeye başlayacağım bir eser, ayrıca Freud okumaya başlamak için de en ideal kitaplardan biri olduğu söylenmekte.

Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar...
296 syf.
·6 günde·8/10
Var olan düzene uyarak yaratıcılığını kaybetmek istemediği için dibe vurmayı göze olan ve bunun için çabalayan Gordon. Lakin hayatın bize neler getirip bizden neler götüreceğini bilmediğimiz için bir anda her şey değişebiliyor. Gordon karakterini yazma tutkusu ve bu uğurda yaptıklarından dolayı yer yer Martin Eden'le eleştirdim. Ama tabii ki de cok farklı iki karakterler. Rahatça okunabilen, akıcı ve içerik açısından merak uyandıran bir George Orwell kitabı daha. Okurken hayatımızda sorgulanması gereken noktaları gözler önüne serdiği bir gerçek.
344 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Kurtarılmış Dil Bir Gençliğin Öyküsü, Çağdaş Alman edebiyatının en etkili roman ve oyun yazarlarından olan Elias Canetti'nin otobiyografik üçlemesinin ilk kitabıdır. Eser 1977 yılında yayınlanmıştır. Canetti bu kitabında, 1905 ile 1921 yılları arasındaki dönemde onu düşünsel ve duygusal olarak etkileyen insanları, anıları, kitapları, sanatçıları ve sanat eserlerini en içten bir biçimde okuyucuya aktarmaktadır.
Eser özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde yaşananları, savaştan uzakta olanların bile savaştan nasıl etkilendiği, edebi ve düşünsel yaşamında onu etkileyen babası, dedesi ve özellikle annesi ile olan ilişkileri, farklı ülkelerde geçirmiş olduğu günleri, farklı kültürlerle olan düşünsel alışverişi ve yahudi olarak içinde yer aldığı aile ve toplum yaşantısını okuyucuya aktarmaktadır.
Kurtarılmış Dil, sade ve anlaşılır anlatımın yanısıra; entelektüel aydınların geçirmiş olduğu çocukluk ve gençlik sorunlarını da içten ve samimiyetle okuyucuyla paylaştığından kesinlikle okunmaya değer bir eser olarak ele alınmalıdır...
349 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Freud'un okuduğum ilk kitabıydı.Daha önceden eğitim derslerinden tanıyordum.Psikoloji kitabı olmasıyla da beni zorlayacağını düşünüyordum.Ama öyle olmadı.Freud'un kendine has bir anlatımı var.Okurken sıkılmadan bir sonraki sayfayı çeviriyorsunuz.Anlattığı olaylar günlük hayatta başımıza gelen olaylar.Bu tür şeyleri bende yaşadım diyebiliyorsunuz.Tabiki bu olaylara bir psikoloğun baktığı gözle bakamıyorduk.Hayatta yaşadığım çoğu olayın nedenini öğrenmiş bulunmaktayım.Kitaba değinecek olursak önce konu hakkında Freud bilgilerini ve tecrübelerini paylaşıyor sonra bu konuyla ilgili örnekler vererek işte şu veya bu durumlarda olur gibisine getirmeye çalışıyor.Çok faydalı bir kitap herkesin okumasını tavsiye ederim.
184 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
İlk önce çevirmenin çok iyi iş çıkardığını düşündüm. Sonra araştırınca hem çevirmenin iyi çeviri yaptığını hem de Meksikalı' nın iyi bir anlatımla yazıldığının ayırtına vardım. Aradan çıkarılacak bir kitap...
NOT: Yayınevi: İlya/çeviri: Ceyda Kılınç
İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Şemsa Yeğin
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
1941
Ölüm:
24 Aralık 2015
ABD’de Amerikan edebiyatı öğrenimi gördü. Yazarlık yaşamına 1960’lı yıllarda yaşadığı ABD, Kanada ve Afrika ülkelerinden Cumhuriyet ve Hürriyet gazetelerine gönderdiği yazı ve röportajlarla başladı. 1970’lerden bu yana çeviriyle uğraşan Yeğin, 1979’da TYS’nin Hasan Ali Ediz Edebiyat Çeviri Ödülü’ne değer görüldü. Jack London, Howard Fast, Maksim Gorki, Elias Canetti, George Orwell, Thomas Pynchon, José Saramago, Carlos Fuentes, Sigmund Freud, Erich Fromm, Robert Briffault’nun yapıtlarını dilimize kazandırdı. 2015 yılında hayatını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 3.813 okur okudu.
  • 198 okur okuyor.
  • 3.648 okur okuyacak.
  • 99 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları