Şevket Deniz

Şevket Deniz

Çevirmen
8.6/10
3.072 Kişi
·
10.716
Okunma
·
1
Beğeni
·
169
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
432 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
Erkekten fahişe olur mu?

Fahişe, nedir bu fahişe kavramı?

Biliyor musunuz, fahişe kavramından nefret ederim. Çünkü sizin fahişe algılayışınız, kendini satan, para için türlü şekillere giren kadınlara denildiğini biliyorum. Ama bunu yapmayın, en azından geçmişinde üvey babası tarafından tecavüz edilmiş, evde kaçmak zorunda kalmış, tuzaklarla ağına düşürülmüş ya da türlü yollarla bu işe sürüklenmiş, sürüklenmek zorunda kalmış kişilere... Birçoğunuz Suç Ve Ceza kitabını okumuştur. Sonya, güzelim, narin, doğallık ve masumiyet abidesi Sonya ailesi için kendini satmadı mı? Evet, işte böylelerini de tanımlarken malesef 'fahişe' tanımına koyabiliyoruz. Peki erkeğin fahişesi nasıl olur? Aslında hiçbir fark yok. 10 dakikalık zevk, et parçası peşinde koşan ve onu sadece anlık haz için arzulayan bir erkeğin de bir fahişeden farkı yoktur. Aslında kadın pazarlayanlar da, onları türlü yollarla işkencelere tabi tutanlar da ve yararlananlar da birer fahişedir. Kısacası tanım aynı, kişiler aynı, şekil aynı ama cinsiyet farklı.

Kitap hakkında yorumlara gelelim.

Jean'a ait okuduğum ilk kitap. Ve adım gibi eminim, ilk ve son olmayacak.

Ve şimdi bir fahişe tanımı yapacağız, kitabın konusundan ayrılmayarak.

Kitapta, çocukluğunda annesinin bir erkek avıcısı, evet yanlış duymadınız, erkek avcısı bir annenin ve bu manzarayı, inlemelerini, çığlıklarını duyması için hemen o odada bulunan bir dolaba oğlunu(Reverdi) her akşam koyup izlettirerek zevk almasını sağlayan bir fahişenin etkileri altında kalmış bir seri katili anlatmaktadır. Reverdi, çocukluğunda annesinin bu izlenimleri yüzünden şizofreni boyutuna erişmiştir. Çünkü Reverdi, babasının kim olduğunu bilmemektedir. Fahişe, 'Kaç, baban geliyor.' Söylemi aslında her gün dışarıdan farklı erkekleri içine alıp Reverdi'ye seyretmesiyle başlıyor. ''İyi de babam hangisi?'' Reverdi bu fahişe annesi ile 14 yaşına gelinceye kadar sürekli bu anı yaşamaya zorlanıyor. 14 Yaşında kartlaşmış annesi öz oğluna sulanıyor ama Reverdi buna izin vermeyerek ilk deneyimini büyük bir zevkle yaşamaya başlıyor.

Kısaca seri katillere değinelim. Seri katillerin yani yakalanmamış, akıbeti hakkında pek bilgisi olmayanların çoğu, geçmişte, çocuklukta yaşamış olduğu tahribat ve hafızadan silinmeyen görüntülere borçludur. Bu yüzden içlerinde bir iblisle yaşar ve öldürmek onlar için bir gereksinim haline gelmiştir. Onları yadırgayabilir misiniz? Ne yani, sırf öldürdüğü için mi? Daha, daha derine inin...

Seri katillerin bir noktasını daha vermek istiyorum. Korkunç olan cinayet sayıları değil; korkunç olan hayal bile edemeyeceğiniz, görüntü sonrası haftalarca kendinize gelemeyeceğiniz türden işkence ve hazza ulaşmalarıdır. Bütün mesele bu:
#38554895

Son olarak uzatmadan kısa sürede, en kısa sürede demeyeceğim. Zaten nasıl bir kitap olduğunu idrak etmişsinizdir. Alıp okuyun. En azından Tess gibi şişirilmiş(tıbbi terimlerle), abartı konusunda zirvanaya ulaşmış, kurgu ve akışın 0 olduğu bir kitap görmeyeceksiniz.

Yukarıda belirttiğim gibi. Seri katilleri herkes gibi vahşi, cani, iblis, insanlık düşmanı olarak tanımlamadan önce bir profesyonel gibi geçmişine inmek gerek.

''Seri cinayetler işleyen katillerin tek ortak noktası travmatik bir çocukluk geçirmiş olmalarıydı. Aile içi şiddet, alkolizm, terk edilme, ensest...(44)''

Keyifli okumalar.
432 syf.
·6 günde·10/10
Tek kelimeyle muhteşem bir kitaptı. Elimden bırakmak istemedim. Sayfalar ilerledikçe adeta, "freni patlamış bir kamyonla yokuş aşağı uçuyormuşum" gibi hissetmeye başladım. Hatta itiraf etmeliyim, hafta içi çalışırken nasıl yapsam da bir boş zaman yaratıp kitabı okumaya devam etsem diye düşündüm. Hafta sonunun ilk günü olan bugün de aralıksız okuyarak kitabı bitirdim. Gerçekten de çok özlemişim bu tür kitapları.

Vakit geçirmeden, öncelikle bu kitabı okumama vesile olan Necip G./Duvar/ ve "Farklı Türleri Keşfet Etkinliği"ne #28167510 teşekkür ederim. Bir de bu kitabı okumam için üzerimde büyük bir baskı kuran Roquentin/Duvar/'e teşekkür etmeliyim. Evet, teşekkür faslı bittiğine göre yazıma devam ediyorum.

Uzun süredir polisiye roman okumamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam en son Aklından Bir Sayı Tut isimli kitabı okumuştum ve o kitabı da beğenmiş olmama rağmen kendi kendime bir daha bu türden kitaplar okumamaya karar vermiştim. Çünkü bana göre insana olumlu bir değer katmıyor bu türden kitaplar. Ancak bu demek değildir ki, polisiye türü kitaplar gereksiz. Böyle bir kanıya varmak için ahmak olmak gerekir. Kaldı ki, insanların son dönemlerde çoğunlukla tercih ettiği ve en çok okunanlar listesine soktuğu kitaplar da bu türden kitaplar...

Kitabın konusu, hepinizin tahmin edeceği üzere: cinayet. Zaten ismi de Siyah Kan. Boşuna ayrıntılı bilgi vermeyeceğim konuyla ilgili. Çünkü tam tahmin edeceğiniz gibi... Klasik polisiye romanlarında olduğu gibi kitapta bir katil var. Klasik polisiye romanlarında olduğu gibi katilin işlediği cinayetleri nasıl ve neden işlediği araştırılıyor. Yine klasik polisiye romanlarında olduğu gibi bu araştırmayı yapan kişi bir gazeteci. Ve son klasik de kurbanlar kadın...

Bakmayın bu kadar "klasik" konunun birleştiği bir kitap olduğuna. Yazar resmen bu kadar klasik konuyu bir arada toplayıp böyle bir şaheser ortaya koyarak "Polisiye roman dediğin böyle olur" diyor. Açıkçası beni bu konudaki yeteneği ile kendisine hayran bıraktı... Ayrıca polisiye türü kitaplarda her okur doğal olarak kitabın sonunu tahmin etme ihtiyacı hissediyor. Yazardan daha zeki olduğunu ispatlamak için "Sonunu tahmin ettim" demek istiyor. Fakat yazar da bu noktada çok ustaca bir şey yapıyor ve "Siz böyle böyle olsun bekliyorsunuz anlıyorum; ama öyle olmayacak" diyerek okurla adeta dalga geçiyor. Kitabın sonunu asla tahmin edemiyorsunuz. Bunu doğal olarak beğendim.

Kitapta çok beğendiğim bir başka konu ise, bir insanın nasıl olup da bir katile dönüşeceğini gerçekçi bir şekilde önüme sunmasıydı. Gerçekten de hiçbir insan doğarken katil olarak doğmaz. Her katil, tıpkı bizim gibi masum bir çocukluk dönemi geçirmiştir. Burada asıl önemli olan soru, bir insanın, daha doğrusu masum bir çocuğun, zamanla nasıl olur da azılı bir katile dönüşebileceğidir. Gerçi son zamanlarda yapılan birçok araştırmada, bu tür dürtülerin genetik yoluyla geçtiği bilimsel olarak ispatlanmış durumda. Fakat genlerimiz tek başına yeterli bir sebep olarak kabul edilemez. Mutlaka bir insanı suç işlemeye veya cinayet işlemeye sürükleyen çevresel etkenler ve sebepler vardır. İşte bu kitapta bu sebepler ve etkenler çok gerçekçi bir şekilde okurun önüne sunuluyor.

Kitapla ilgili değinmem gereken bir başka önemli konu ise, eğer midenize güvenmiyorsanız veya kan gördüğünüzde bayılıyorsanız bu kitabı hiç elinize almamanızdır. İçerisinde bolca kan ve kan üzerine yapılan derinlemesine tahliller var. Bir de ayrıntılı anlatılan seks sahneleri var. Bu konuda hassas olan okurları şimdiden uyarmakta fayda görüyorum.

Küçük yaşlarda okuduğum Jules Verne'in macera kitaplarını saymazsam son zamanlarda bu kadar sürükleyici bir kitap daha okuduğumu hatırlamıyorum. Yazar resmen kendisini okutuyor ve okuru bir sayfadan diğer sayfaya soluksuz bir şekilde sürüklüyor. Bu türe bu kadar uzak kaldığıma üzüldüm. Tekrar yollarımızın kesişmesi dileğiyle sevgili Jean-Christophe Grangé
432 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Ed Gein, Richard Chase, Jeffrey Dahmer, Ed Kemper vb. vb. vb. İncelememin başında belki de tarihteki en vahşi, en hastalıklı seri katillerden birkaçının ismini okudunuz. Biri kurbanlarının kanını içiyor, biri kurbanlarının derisinden maske yapıyor, bir diğeri kurbanlarının bedenini asitle doldurmak için kafataslarını deliyor. Vikipedi'den okuduğum kadarıyla bu isimlerin neredeyse hepsi küçüklüklerinde ailesi veya çevrelerindeki diğer kişiler tarafından çeşitli yollarla istismar edilmiş. Siyah Kan bu konuyu ele alıyor diyebilirim. Gerilim ustası Christoph Grangé suçun nedenlerine inmeye çalışırken, son derece vahşi bir dünyanın kapılarını aralıyor.

Christophe Grangé'in Siyah Kan'a kadar 6 kitabını okumuştum ve uzun zamandır da Grangé okumuyordum. Siyah Kan yazarın kitaplarına dönüş için iyi bir tercih olur diye düşündüm. Normalde katilin olayların başında belli olduğu kitapları fazla sevemiyorum, bu durum gizem ve heyecan düzeyini azaltıyor gibi geliyor, Siyah Kan'da da katil ilk bölümden itibaren belli ve yukarıda belirttiğim şeye rağmen bu, kitapta en beğendiğim noktalardan biri oldu diyebilirim.

Kamboçya ve Tayland'da işlediği düşünülen cinayetlerden sıyrılmayı bir şekilde başaran Jacques Reverdi Malezya'da tutuklanır. Bir kadın, Reverdi'nin evinde 27 yerinden bıçaklanmış halde bulunur ayrıca cinayette kullanılan bıçağın üzerinde Reverdi'nin parmak izleri bulunmuştur. Öte yandan Fransa'da bir gazete için çalışan Marc Dupeyrat, son yıllarda kendini cinayet dürtüsünü araştırmaya, katillerle iletişim kurup bu alanda çalışmalar yapmaya adamıştır. Son zamanlarda ise Marc Dupeyrat'ın dikkatini çeken ve zihnine girmeyi istediği tek bir suçlu vardır: Jacques Reverdi. Fransa'dan Malezye'ya uzanan insan avı ve dört bir yanınızı saracak gerilim,  cinayetler ve korkunç psikolojik durumlar.

Bir kişiyi cinayet gibi bir suça itebilecek nedenler nelerdir, katil cinayet sırasında ve sonrasında ne düşünür ya da işlediği cinayetler ile geçmişi arasında ne gibi bir bağ olabilir? Grangé Siyah Kan'da yaptığı psikolojik tahlillerle bu soruların cevabını bir nebze de olsa veriyor. Psikolojik tahlil kısmı sizi korkutmasın çünkü kesinlikle sıkıcı değil aksine dikkat çekici. Geçmişimizde yaşadığımız acı verici olaylar bir şekilde kişiliğimizi ve gelecekteki eylemlerimizi  etkiliyor. Bu kitap belki de, bunun ne şekilde olabileceğinin en güzel örneklerinden.

Başlarda biraz durağanlık olmasına ve olayların,  aksiyonun görece geç başlamış olmasına rağmen Siyah Kan etkileyeciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Kitap son sayfalarda bile okuyucuyu şaşırtmayı başarıyor. Yapılan coğrafi bölge tasvirleri, "sihirli sıvı" kan hakkındaki şaşırtıcı detaylar ve hastalıklı bir zihne derinlemesine bakış. Aksiyon, heyecan, ilgi çekicilik, şaşırtıcı bilgiler Siyah Kan'da bir polisiye-gerilim kitabından beklenebilecek her şey mevcut.

Birkaç yıllık aranın ardından Grangé okumaya yeniden başlarken, bu başlangıcın Siyah Kan gibi etkileyici bir kitapla olmasından son derece memnunum. Yakın zamanda yazarın bir diğer kitabı olan Koloni'yi de okumayı planlıyorum. Henüz Grangé ile tanışmamış iseniz bence en kısa zamanda tanışmalısınız. Son olarak yaşanan travmalar ve cinayet ilişkisinden bu kadar bahsetmişken incelememi kitaptan bir alıntıyla noktalamak istiyorum: "Hiçbir ruh hali, öldürme eylemini açıklayamaz hattâ haklı gösteremezdi."
405 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
> BAK SPOILER, MPOILER YOK, HER KİMSEN SAKIN ŞİKAYET EDİP, EMEKLERİ HİÇ ETME DOSTUM !!! <

> Evet, geldik gene güzel bir kitabımızın sonuna ve benden merakla beklenen incelemelerden birisine daha. Her ne kadar Zümrüt GÖKÇE'nin Grangé etkinliğinde aktif olarak boy gösterememiş olsam da, kendisinin şiddet ve cebir ile beni tanıştırmak istemiş olduğu yazarın kendisi ve okutmak istediği kitaplarından birisi olan; Kurtlar İmparatorluğu ile sonunda ben de tanıştım ve Grangé kervanına katılanlar arasındayım. Neyse, bu kadar şaka yeter! Zümrüt cinnet geçirip, beni boğazlamadan ve pıçahlamadan önce, ben hemen incelememe geçeyim ve size kitap hakkında olan düşüncelerimi aktarayım.

> Eskiden Avrupa'da yüzyıllardır kulaktan kulağa dolaşan, korkutucu bir hikâye vardı ve hikâyemizin adı; Türk’ün Öfkesi’ydi. 16. yüzyılda, Avrupalılar da, Avrupa'nın sınırlarını zorlayan ve neredeyse cihana hükmeden Türklerin, yeni doğmuş bebeklerinin mızraklarına tükürdükleri düşüncesi hâkimdi. Bunda yüklü olan mana, Türklerin savaş sanatındaki kabiliyetlerini bu şekilde soyunun devamına aktarmak olduğu düşüncesiydi. Fakat bu düşünce zaman içerisinde değişti ve buna etkende; Osmanlı padişahlarının kendi soylarını ve hanedanın bekası adına devamlılığını sürdürebilmek için, kardeşlerini susturması ile ilgili korkunç hikâyeler Hristiyan Batı'yı dehşete düşürdü ve Haçlıların, Avrupalıların bu sebepten ötürü Türklerin dünyasına olan bakış açısında, barbar Türkler düşüncesi daha fazla yer edindi.

> Belki bazılarınız yapmış olduğum alıntılar içerisinde Türkler ve özellikle Bozkurtlar geçtiği için, Jean-Christophe Grangé'nin bu polisiye gerilim romanıyla belirli ırkçılık kavram ya da terimleri ile okurların milli duygularına oynadığını düşünebilir. Fakat ben şahsen eminim ki, yazar bu okumuş olduğum romanını ele/kaleme almadan önce, bizlerin geçmiş tarihi hakkında epey bir araştırma yaparak, bu eserini tamamlamıştır düşüncesindeyim.

> Okumuş olduğum birçok şeyden sonra, Zümrüt sayesinde aşırı keyifli bir mola vermek anlamında okuduğum bu “Kurtlar İmparatorluğu” için konuya ilişkin mükemmel bir örnek vermek gerekirse: bana biraz Paris’te bulunan, Quartier Pigalle’deki efsanevi “Théâtre du Grand Guignol”ü hatırlattı. İlgilenenler netten kısa bir araştırma ile bu ilginç tiyatro hakkında daha detaylı bilgiye erişebilirler. Grangé'ın bu romanındaki sürükleyici konusu ile hafızasını kaybetmiş bir kadının öyküsü biz okurları beklemektedir. Anna Heymes, onun şu an içinde bulunduğu bu kötü durumundan sorumlu olabileceğini ya da olmayabileceğini düşündüğü şüpheli bir karakter olan kocasına güvenebilir mi?

> Yazarın bu dördüncü romanı, konusu itibariyle biraz çağdaş Türk siyasetini de içine almakla birlikte, Avrupa'daki Türk göçmen işçilerden tutun da, Fransız polis teşkilatının işleyişini, biraz kurgusal, biraz gerçek olan nörolojik araştırmaları ve deneyleri, plastik cerrahiyi, seri katilleri, amnezi ve hafıza kayıplarını işliyor. Eski bir muhabir olan Grangé, gazetecilik geçmişinin vermiş olduğu deneyim ile kitabın akışında, detaylarında ve araştırmalarının derinliğine bir hayli önem vermiş görünüyor. Aslında filmlerini izleyenler ya da kitaplarını okuyanlar bilirler, gidişat bize az biraz Alfred Hitchcock'un çalışmalarını da hatırlatmıyor değil. Kendisi, kalemi sayesinde, gayet hızlı ve akıcı tempolu bir anlatım tarzı ile doğru karakterleri olması gerektiği gibi çok etkili işliyor ve sıra dışı gelişen hadiseler ile romanın dramatizmine ve benzersizliğine katkıda bulunuyor. Yaşamını, hatırlayabildiği kısımları bir araya getirip yavaş yavaş birleştirmeye çabalayan ve neredeyse hiçbir şeyi anımsamayan bir kadının kendi gerçek kimliğini ararken, daha da şüpheli duruma gelmesinin öyküsüdür “Kurtlar İmparatorluğu”.

> Kısacası, polisiye roman okumayı seven, bol aksiyon, kan ve vahşet görmek isteyen herkesi Zümrüt Gökçe ile tanışmaya, aman ne diyorum ben pardon, Grangé ile tanışmaya davet ediyorum. Ben okudum, pişman olmadım ve sizleri de okurken görmek isteyenler illaki olacaktır.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
431 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Kötülük, doğumla beraber mi gelir yoksa yaşananlarla kötülüğe mi meyil edilir? Kötüler katıksız kötü müdür yoksa iyilik de taşırlar mı? Peki onlar kötülük yaptığının farkında mı yoksa iyi ve kötü kavramlarına başka anlamlar yükledikleri için yaptıklarının meşru olduğunu mu düşünürler? Kötü birinin, mağdur ettiği kişiden farkı geçmişte daha talihsiz bir yaşam sürmesi midir?

Bir eyleme bir kişi ‘iyi’ derken diğeri ‘kötü’ diyebilir çünkü bu kavramların (iyi-kötü) altını insanlar dolduruyor. Bu yüzden hemen aklıma “gerçekten kötülüğün özü var mı?” sorusu geliyor. İşte bu kitabı merak etme sebebim buydu: bir katilde kötülüğün özünü aramak, görmek istedim.

Şanslıyım ki Marc da benimle aynı amaca sahipti. Reverdi adında bir katilin içindeki kötülüğün gizemini çözmeye çalışan kahramanımız Marc, Reverdi’nin mektupları rehberliğinde Güneydoğu Asya’ya bir yolculuğa çıkıyor. Kimin olduğunu hatırlayamadığım bir söz vardı: “Kötülük, aralayabileceğin bir kapı değildir ardına kadar açılır.” Marc attığı adımların sonuçlarını düşünmüş müydü? Hayır, Marc ateşle oynuyordu.

İlk 150 sayfası konuya duyduğum ilgi ve merak nedeniyle beni kitabın içinde tuttu ancak hareket seven okurların burada biraz sabretmesi gerekecek. Sabırdan sonra yaşanacak olaylar sizi de tatmin edecektir. Bir noktadan sonra uçmaya başlayan bir konu vardı. Kitap, düz bir aksiyonun aksine tatlı gerilimi ve macerasıyla beni memnun etti.

Ayrıca yazar bana dünya haritasını açtırmış; Kuala Lumpur, Bangkok, Kamboçya’nın tam yerlerine baktırmıştır. Kendisi gazeteci olduğu için yaptığı araştırmalar ve bilgi birikimi kitapta hissediliyor. Bilhassa “kan” ile ilgili verilen bilgiler okuyucularda bir hassasiyet oluşturuyor. Hayal gücüyle bilmediğimiz coğrafyaları, bilmediğimiz bölge kültürlerini, araştırmalarını harmanlayarak kitabın içeriğine dengeli bir şekilde yerleştiren Grange bize güzel bir eser sunmuş.
İyi okumalar.
520 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Isparta denilince nasıl gül akla gelirse benim aklıma da gerilim-polisiye dendiği an Grange geliyor. Grange macerasına Kızıl Nehirler ile başladım ve şu an 8. Kitabını bitirmiş oldum. Her kitabında öylesine hayran kalıyorum ki nasıl anlatayım bilemiyorum.

Adam gerçekten çok iyi bir araştırmacı ve bilgin birisi. Niye derseniz o kadar çok konu hakkında detaylıca bir bilgisi var ki muazzam. Öylesine bir kurguyla; olayları birleştiriyor ki siz farkına kitap bittiğinde varıyorsunuz. Her kitabında sizi öyle bir gezdiriyor ki dünyayı size tanıtıyor. Bunları yaparken size çok ama çok farklı konularda bilgilendirme de yapıyor.

Bu kitabında da yine İtalya, Fransa, İsviçre arasında TGV’ye bindik hop uçakla uçtuk, BMW ile gezdik…

Bu seferki eserinde Satanizmi konu almış Grange ve içten içten zıtlıkları anlatarak Vatikan’ı resmen ezmiş büzmüş. Din konusunda sizi öylesine çelişkilerde bırakıyor ki; gerçekten düşünmeye başlıyorsunuz. E yani daha ne olsun düşündürüyor adam polisiyede :) Yine bir cinayet ile başlıyor roman ve şeytana tapan bir katil aramakla başlanıyor.

Din, Hristiyanlık ve Hristiyanlık mezhepleri ile çok sağlam bilgileri var. Adam hiç girilmeyen Vatikan odasını hayal edip burada bizi gezdiriyor. İyilik ve kötülük arasındaki zıtlığı işlemiş yazar. Negatiflik, kötülük, intihar sayesinde şeytanla görüşmeye ve farklı bir inanç yaratılmasıyla devam ediyor. Kötülüğün kol gezdiği, soykırım yapılan Yugoslavya’yı Sudan’ı unutmamış ve bunları aktarmış. Yanlış gördüğü yerlerin altını çiziyor. İlk bölümünde bir tanıtım var sonraki bölümler ise karakterlerden yola çıkarak ayırmış kitabını Grange.

Gerçekten kitapta gerilmemek elde değil. Ben bile bazı bölümlerde ürpermedim desem yalan olur. Ölümden sonra o ışığın kırmızı ise şeytan negatiflik beyaz ise iyilik pozitiflik olarak bir anlatmış ki hani ölümden sonra da yaşayacağına, böyle bir inanış olduğuna kanaat getirtiyor. Merak uyandırıcı öylesine güzel konular var ki aralara nasıl diyeyim harika bir serpiştirme var. Kurgu güzel, konu güzel, olaylar akıcı, devamlı bir heyecan var ve bilgileniyorsun. Betimlemeleri de ayrıca sağlam sizi baya gezdiriyor.

İki uçlar teoremi çok güzel ve dikkat çekici. Tıp bilimi ve reanimasyon konusu hakkında resmen bir tarihe geçecek kitap. Asıl hoşuma giden şeylerden biri kişinin ölüp daha sonra hastanede yada belli süreden sonra tekrar hayata dönmesini Vatikan ile Doktorların farklı açılardan görmeleri gerçekten din ile tıp dünyasının bakış açılarını bize gösteriyor. Kitabın uyuşturucu ve sigaraya karşı tutumu mükemmeldi minnetle okudum.

Grange’ın kitaplarında genellikle de nedense bir erotizm oluyor. Minik hatta çok minik bir bölüm ama onu anlatmadan geçmiyor. Kesinlikle bir ilişkiye girilecek ve aşk olacak. Sonunda tabi ki aşka bağlanıyor olay ama ortada bir vahşet var. Eleştirdiğim yerler de olmadı değil. Bazı yerleri ben çözmüşken o kadar zeki polisin çok geç anlaması ve Kurtlar Vadisi’nde Polat Alemdar gibi bir çok öldürücü tehlikeden bir çizik dahi almaması da biraz saçma olmuş :)

Son olarak bir mağara ile ilişkilendirmesi ve genellikle bir anda biten polisiyelerin nasıl bitirileceğini kanıtlaması da harika. Tek tek, sırayla mükemmel bir final oldu.
Tarih, vahşet, bilgi ne ararsanız var. Benim polisiyede, gerilim de tek geçeceğim isim açık arayla her zaman Grange olacaktır. Herkese bu kitabı şiddetle tavsiye ederim. Hele birde saat 02.00/ 05.00 arasında okunursa adrenalinin kanınızda aktığını hissedeceksiniz.
432 syf.
·4 günde·10/10
Hayatımda daha önce hiç bu kadar iyi bir polisiye-gerilim okumadım! Ya Grange bir psikopat ya da ben; bir katili sevmenin başka bir açıklaması bence yok. Bence sınıfının en iyisi, tam bir başyapıt..
405 syf.
·1 günde·6/10
Türkiye, Türkler ve Ülkücülerin kitabın gövdesini oluşturmasından dolayı biraz akıcı ve ilgi çekici olan bir kitap. Fakat bir polisiyeye nazaran, bir Leyleklerin Uçuşu'na göre kurgusu çok kötü bir kitap. 400 küsür sayfa boyunca adam akıllı şaşırdığım bir yer olmadı. Alıntı yapabileceğim bir cümleye de denk gelmedim. Bunun dışında bilinen yabancı bir yazarın Nemrut dağını, Antep'i, Adıyaman'ı, 80 Darbesini böylesine araştırıp bilmesi çok hoş. Kitap bir Türkiye tanıtımı gibi aynı zamanda. Türkiye'yi İstanbul'dan ibaret görmemesi yazarın mekanları iyi bildiğine delalet.

Kurgusu güzel olsaydı, mükemmel bir kitap olabilirdi. Önceki kitaplarına göre romanın belirli bir kahramanı yok. 4 karaktere neredeyse eşit bir alan ayırmış. Böyle olunca kahramanı benimseyip kendinizi kitaba da kaptıramıyorsunuz. Ayrıca yabancı sitelere göre 1k'da kitabının puanı biraz yüksek. Sanırım içinde bizden bir şeyler olduğu için biraz tarafsızlığımızı kaybediyoruz. :) iyi okumalar dilerim.
431 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Bu nedir be kardeşim? Bu nasıl bir kitaptır? Yahu öyle yerleri var ki kalkıp birilerini öldüresim geldi.
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı, ama çoktan başka kitaplarını da gözüme kestirdim.İyi ki bu kitabı okumuşum ve bu yazarı tanımışım.Sahiden usta bir yazar.Kitap size sayısız kere 'oha' dedirtiyor.
Profesyoneller profesyoneli bir katil ve onun gizemini ortaya çıkarmaya çalışan bir gazeteci.Hem kadın hemde erkek.Kitap da muhteşem bir ilişki var, okuyanı kitaba bağlayan cinsten.Herkesin okuyup beğeneceğine adım gibi eminim.
432 syf.
·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gerilim yüklü bu kitapta mideme kramplar girdi okurkenyok böyle bir vahşet dedim.Ayni zamanda kurgudaki detayların güzelliği fazlasıyla etkileyici.Zekice yazılmış mektuplar ve normal bir zekaya sahip olmayan bu katillerin kendilerini anlatma yoluna şaşıp kalıyorum her defasında.
Her polisiye _gerilim adı altında okuduğum kitaplarda ayni histeriye kapılıyorum.Çok zekice,kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi diyecegim olaylar.Siyah Kan da bana bunları hissettirdi.Urpererek okumaya hazırsanız buyrun siz de okuyun .

Yazarın biyografisi

Adı:
Şevket Deniz
Unvan:
Türk Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 10.716 okur okudu.
  • 81 okur okuyor.
  • 2.861 okur okuyacak.
  • 114 okur yarım bıraktı.