Witold Gombrowicz

Witold Gombrowicz

Yazar
7.5/10
65 Kişi
·
178
Okunma
·
17
Beğeni
·
1.735
Gösterim
Adı:
Witold Gombrowicz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Rusya İmparatorluğu, 4 Ağustos 1904
Ölüm:
Vence, Fransa, 24 Temmuz 1969
1904’te, Varşova’nın iki yüz kilometre güneyindeki Maloszyce kasabasında doğdu. O sıralarda Polonya’nın büyük bir bölümü Rusya işgali altında olsa da Gombrowicz, refah içinde mutlu bir çocukluk geçirdi. Ailesi 1911’de Varşova’ya taşındı ve Gombrowicz, ilk öğretimini Varşova’da Katolik eğitim veren bir okulda tamamladı. Varşova Üniversitesi’nde hukuk okudu. Eğitim amacıyla gittiği halde vaktini daha çok yazar kahvelerinde geçirdiği Paris’te bir yıl yaşadıktan sonra Varşova’ya dönüp adliye memurluğuna başladı. Bir süre sonra bu işten sıkıldı, hele bir de Radom Mahkemesi’ndeki üst düzey görev talebi reddedilince hukuk kariyerini bırakıp kendisini tümüyle edebiyata verdi. Daha sonra hepsini yakacağı romanlarını yazmaya başladı. İlk eseri 1933’te -bundan birkaç ay sonra vefat edecek olan- babasının da desteğiyle yayımlanan Bir Ergenlik Çağı Günlüğü [Pamiętnik z Okresu Dojrzewania] oldu. Bu seçki, dönemin eleştirmenleri tarafından görmezden gelindi, görenlerse pek ciddiye almadı. 1937’de Ferdydurke yayımladı. Bir yıl sonra ilk oyunu yayımlandı. Yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle takma isimlerle gazetelerde polisiye hikâyeler tefrika etti. Jerzy Giedroyc’un tavsiyesine uyarak Arjantin’e muhabir olarak gitti. Gombrowicz’in Arjantin’e ulaşmasından bir hafta sonra Almanlar Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı resmen başladı. Gombrowicz’in Arjantin’deki ilk yılları yoksulluk içinde fakat yeni arkadaşlarından oluşan kalabalık bir topluluk içinde geçti. Onların da teşviki ve yardımıyla Ferdydurke’yi İspanyolcaya çevirmeye başladı. 1947’de Ferdydurke, İspanyolca yayımlandı. Kosmos, Pornografi, Atlantik Ötesi gibi yeni romanlarının ve Ferdydurke çevirisinin etkisiyle Gombrowicz, birkaç yıl sonra hak ettiği değeri görmeye başlasa da ülkesinde hâlâ yasaklıydı. Neyse ki 1960’ların başında Polonya’da yaşanan kültürel değişimle birlikte kitapları yeniden yayımlandı ve her biri büyük ilgi görmeye başladı. Gombrowicz 1963’te Avrupa’ya döndü. 1968’de Nobel’e aday gösterildi; fakat ödülü tek oyla kaçırdı. 24 Temmuz 1969’da Venedik’te, solunum yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.
İşte böyle kimileri için akıllı, kimileri için aptal, kimileri için önemli, berikiler için zor bela farkına varılan, birilerine fazla bayağıyken, başka birilerine aristokrat gelen biriydim.
Kalbin ne kadar karmaşık ve çok yönlü olduğunu biliyoruz. İçine çok şey konabilen bir çanta: katilin buz kesmiş yüreği, sevgilinin sadık yüreği, ateşli yürek, kötü yürek, kıskanç yürek...
Bereket versin, modern alışkılar gereği, çok konuşmak ve birbirini şaşırtmak yoktu; her şey kendiliğinden oluyormuş gibi davranılmalıydı. Aldırmazlık, kabalık, kısa konuşma ve çok serbestlik: îşte, modern gençlerin şiirsellik buldukları şeyler bunlardı. Geleneksel âşıklar ise eskiden iç çekerek, sızlanarak, mandolin çalarak bu şiirselliği ortaya koyarlardı.
Belirli bir nesne üzerine yoğunlaştığınız zaman, zihninizin dağılmasına yol açarsınız; bu tek nesne, geriye kalanları maskeler, gözümüzü haritada tek bir noktaya diktiğimizde, öteki noktaları artık görmez oluruz.
266 syf.
·8/10
Hipomaninin hipomanyak acısı...

Ferdydurke'nin temelinde çocukluğa özgü olgunlaşmamışlığın tohumlarının, yapraklarının, tomurcuklarının başlıca ve öldürücü acısı var, ya da gelişmenin ve gelişmeyi engellemelerin acısı ya da belki gerçek bir biçim oluşturamamanın acısı ya da benliğimizin başkaları tarafından oluşturulmasının acısı ya da fiziksel ve psişik şiddetin acısı
insanlar arasındaki ilişkilerin gerginliğinin ürettiği elektriklenmenin işkencesi
psikolojik sapmaların eğik, açıklanamayan acısı
çarpıklaşmanın, bükülmenin, ruhsal başarısızlığın ikincil önem taşıyan acısı
ihanetin sürekli acısı, yalanın acısı otomatizmlerin otomatik acısı
benzerliğin simetrik acısı ve simetrinin benzerliğe bağlı acısı sentezin analitik acısı ve analizin sentetik acısı ve belki bedenin parçalarının ve çeşitli organların hiyerarşisindeki bozukluğun işkencesi
masum çocukluğa dönüşün acısı kıçın, pedagojinin, skolastiğin ve öğrenimin avutulamaz masumluğun ve saflığın gerçekten uzaklaşmanın boş düşlerin, kuruntuların, düşe dalmaların, kurguların, budalalıkların
üstün idealizmin
alçak, karanlık ve gizli idealizmin
ikinci dereceden düşlerin acısı
ya da belki niteliksizliğin, küçülmenin garip acısı
aday olmanın acısı
ricada bulunmanın acısı
istemenin acısı
ya da yalnızca hem genel hem de özel güçsüzlük acısına yol açan insanın kendi gücünün üstünde bir çabanın ve gerginliğin acısı kendini beğenmişliğin ve reklamın acısı küçük düşmenin acısı büyük ve küçük şiirin acısı ya da ruhsal çıkmazın karışık işkencesi hilelerin, dolambaçların, yasak yöntemlerin acısı ya da daha çok, genel ve özel olarak yaş işkencesi demode olan şeyin acısı modern olan şeyin acısı yeni toplumsal sınıfların ortaya çıkmasının neden olduğu acı yarı aydınların acısı aydın olmayanların aydınların ve belki yalnızca küçük aydınların densizliğinin acısı
budalalığın
bilgeliğin
çirkinliğin
güzelliğin, çekiciliğin, sevimliliğin büyük acısı ya da belki tehlikeli bir mantığın ve tutarlı bir budalalığın işkencesi
kabak tadı vermenin acısı
öykünmenin ve durmadan yinelemenin can sıkıcı işkencesi
ya da hipomaninin hipomanyak acısı
anlatılamaz olanın anlatılamaz işkencesi
yüceleştirilmemiş ağrı
parmak ağrısı
tırnak ağrısı
kulak ağrısı
diş ağrısı
ilişkinin, bağımlılığın, iç içe girmenin, bütün acıların, bütün parçaların karşılıklı bağımlılığının işkencesi ve bir XVI. yüzyıl Fransız yazarının dediği gibi, kadınları ve çocukları saymazsak, yüz elli altı bin üç yüz yirmi dört buçuk başka işkencenin acısı var.
Temel, asıl işkenceyi hangi işkenceden oluşturmalı? Ve bütün yerine hangi parçayı almalı, sicili nasıl tutmalı bu acılar ve parçalar arasından neyi seçmeli? Kahrolası parçalar, demek ki sizden hiçbir zaman kurtulamayacağım. Ah, bu ne parça ve acı zenginliği! Köken, kaynak nerede öyleyse? Temel olarak metafizik ya da fizik, sosyolojik ya da psikolojik acıyı mı almalı? Ama yine de bunu yapmalıyım, yapmamazlık edemem; hem de buna mecburum; yoksa herkes benim amaçlarımın bilincinde olmadığımı ve topuğumun üstünde döndüğümü düşünecek. Ama bu koşullarda yapıtın doğuşunu acılarla değil de, neyle ilgili olduğuna bakarak sözlerle belirtmek ve anlatmak belki usa daha uygun olacaktır. Bu yapıt pedagoglara ve öğrencilere göre budala düşüncelere tepki olarak derin ve yüksek varlıklarla ilgili olarak çağdaş ulusal yazının başlıca önemli kişilerine ve eleştirinin en yetkin, koltuğu sağlam, en deneyimli temsilcileri için liseli genç kızlar için olgun insanlarla ve yüksek sosyeteden insanlarla ilgili olarak zarif, kibar, kendine tutkun, güzelden anlayıp güzeli seven, kültürlü, yetkili insanlarla ilgili olarak yaşamın yetiştirdiği insanları düşünerek kültür elçisi hanım teyzelere bağımlı olarak
dürüst burjuvalara göre toprak sahipleri için ufukları dar küçük taşra doktorlarını, mühendisleri ve küçük memurları düşünerek ufukları geniş yüksek memurları, büyük doktorları ve avukatları düşünerek
doğuştan gelme ya da başka türlü aristokrasiye göre halk için yaratılmıştır.
Belki, bununla birlikte, bu yapıt bir bakıma gerçek bir kişi ile, örneğin çok iğrenç Bay X ile, beni tiksindiren Bay Z ile ya da beni yoran ve sıkan Bay N ile düşüp kalkmanın verdiği acıdan, sıkıntıdan doğmuştur; evet, bunlarla düşüp kalkmak ne büyük işkence! Ve belki bu yapıtın kaynağını ve tek amacını oluşturan şey, bu Baylara onları hor gördüğümü göstermek, onları sinirlendirmek, kışkırtmak, kudurtmak ve onlardan kaçmak isteğidir. O zaman neden pratik, ayrı, özel ve kişisel olurdu.
Ama belki bu yapıt büyük başyapıtlara öykünmeden doğdu?
Normal bir yapıt yaratma yeteneksizliğinden?

Düşlerimden?
Komplekslerimden?
Belki de çocukluk anılarımdan?
Ya da böyle yazmaya başladım da gerisi kendiliğinden geldi?
Bir korku psikozundan mı?
Bir saldırganlık psikozundan mı?
Belki bir düşüncesizlikten?
Bir çimdikten?
Bir parçadan?
Bir parçacıktan?
Bir parmaktan?
Aynı zamanda bu yapıt roman mı, günce mi, parodi mi, yergi mi, birtakım hayali temalar üstüne çeşitleme mi, inceleme mi -ve içinde gösteriş, yapmacık, aldatmaca, oyun, zekâ eksikliği, duygu azalması, imgelem zayıflığı, düzene karşı saldırı ya da akıl bozukluğu söz konusu olmadıkça şaka, alay ya da derin bir anlam, acı alay, tefe koyma, sövüp sayma, budalalık, katıksız saçmalık, katıksız palavra gibi şeyler mi baskın; bunları ortaya koymak, tanımlamak ve ilan etmek gerekir. Ama bu olanakların, tanımlamaların, acıların, parçaların toplamı öyle büyük, Öyle anlaşılmaz, neredeyse öyle bitip tükenmez ki insan en büyük ağırlığı bu sözlere vererek ve çok titiz bir incelemeden sonra kendisini bunlarla ilgili hiçbir şey bilmediğini söylemek zorunda hissediyor, ha, ha ha, ha...
176 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Kurgusal bir gerçeklik içinde yaşıyoruz. Bu doğadan ayrılalı beri böyle. Toplumsal var oluşumuz içinde en çok bizi bir araya getiren şey sanal gerçeklik. Ortak geçmiş, ortak dil, ortak toprak, bayrak ve ortak gelecek. Bunun temeli atılmadan önce yaşandı Babil kulesi. Elbette bir mitoloji olsa da anlatmak istediğim her şeye iyi bir başlangıç babil. Bu ayrım yaşanalı beri toplumsal var oluşumuz bireysel olmaktan çıktı biraz. Ortak temelleri olan bir kurgu yaşadığımız. Bireysel var oluşumuzu sosyal kurumlar içinde yok ettik veya erittik sivri uçlarımızı. Ortaya toplumsal bir var oluş kaldı bir de değişmez davranışlarımız. Bu davranışlarımızın dışa vurumu ve bizim onları algılama durumumuz. Bu davranışlara ve dışa vurumlara yüklediğimiz anlam ise kültürel ve zamansal bir değişim içinde. Kendi kurgumuzu sınama şansını bulduğumuz anlar ise bu davranış ve dışa vurumları sorguladığımız anlar. Hava duran el, yüzündeki şaşkınlık gözlerindeki kayma hepsine bir anlam yükleriz ve bu anlam bazen evrenseldir. Neden yükleriz sorusuna verilen cevap basit aslında; toplumda yaşayan bireyler olarak daha güvenli bir ortamda olsak bile kendimizi diğerinden yani yabancıdan koruma iç güdümüz asla yumuşamıyor. Kendimizi korumak yanında varlığımızı “daha” ya ulaştırma isteğide her zaman ağır bastı.
İnsana ait en gizli anlar ise kendiyle kaldığı gözlem yaptığı anlardır; kendi kurgu dünyamız tüm tecrübe ve birikimimiz sonucu oluşmuş bu özel anların inşası için kullanılır. Gözlemci kimliğimiz içinde her davranış jest ve mimiğe ayrı anlamlar yükleriz. Her hareketi izole düşündüğümüz gibi çevresel erkenlerle birlikte değerlendirir ve anlam biçeriz.
Kurgusal ve örgüsel dünyamızın en önemli ifade aracı ise kelimeler; anlatım. Dışa vurum bir sözel dünyanın duvarları içinde kalır çoğu zaman. Ve aktarılan davranış daha çok gözlemcinin süzgecinden geçer:

“O ekşi koku... Trenle yolculuğun eskilerden beri bilinen ebedi hüznü; elektrik tellerinin ya da hendeğin yükselen, inen çizgisi; pencerenin içine bir ağacın, direğin, kulübenin aniden dalıvermesi; her şeyin hızla kayması geriye, kayış... Orada, uzakta, ufukta, bir baca ya da tepe... görünür oluyor ve usul bir yuvarlanışla hiçliğin içinde düşmedikleri müddetçe en birinci bir endişe gibi, baskın bir endişe gibi uzun uzun, inatla görünür olmayı sürdürüyorlarken... iki kafa uzağımdaki Frederick artık tam önümdeydi, kafası hemen şuracıkta ve onu görebiliyordum: Susuyor ve gidiyordu; küstah, sürtünen, ittiren yabancı bedenlerin varlığı ise onunla baş başalığımı derinleştiriyordu sadece... tek kelime etmeden... öyle çok derinleştiriyordu ki, yeminle söylüyorum, keşke onunla yolculuk etmiyor olaydım, bu yolculuk fikri hiç gerçekleşmemiş olaydı! Zira bedenselliğin içine sokulmuş haldeyken bedenler içinde bir fazla beden dahaydı o, hepsi bu... ama aynı zamanda vardı da... Ve bir biçimde ayrı olarak vardı, acımasızca vardı... Bu ortadan kaldırılamazdı. Bundan kurtulmak, onu halletmek, silmek mümkün değildi, bu sıkışıklığın içinde o vardı ha vardı... Ve onun gidişi boşluktaki bu hızı, diğerlerinin gidişiyle kıyaslanamazdı; çok daha anlamlı bir gidişti bu, hatta belki tehlikeli...”

Sözel bir var oluş yaşadığımız demek belki biraz sınırlamak olur varlığımızı ama neler sınırlamıyor ki bizi. Toplum, aile, ülke hepsi birer sınır buralar dokunulmaz belki de. Yazarın vardığı bu örgüsel ve sözel dünya da gerçekliğin ne kadar kırılgan olduğunu görüyorsunuz. Gerçeklikler dünyasının çarpışmasını bir arada olmasını birlikte olmasını anlatıyor; yazar. Bunların kendi dünyamızda ki yansımalarını izliyorsunuz. Üçüncü gözün dördüncü gözle etkileşimi ve olanla hayal edilen arasındaki örümcek ağının üzerinde yürümenin zorluğunu anlatıyor. Ve hareketlerin bizdeki yansımalarını izole etmiş hayattan ve kendinden. Kendine yabancı olmamış ama yabancı hissetmiş kendini yazarken. Uzun cümleler içinde tüm ayrıntılarını yansıtmış hayata dair. Kendi dünyasını çarpıştırmış diğer insanların “gerçek” dünyaları ile. Ortaya kurgunun yanı sıra ayrıntıların genişletildiği bir dünya çıkmış. Uzun cümleler ve ayrıntıcı yaklaşımı ile derin bir felsefe dünyasına davet etmiş yazar bizi.
Keyifli okumalar!
352 syf.
·5 günde
Yazarın kitabı(1937). İlk eserinde böyle özgün ve değerli bir eser ortaya çıkaran yazarın diğer kitaplarını da çok merak ediyorum.

Yapısal kurgu bakımından Franz Kafka’nın Dönüşüm ve Dava eserlerine selam çakıyor. Baş kahraman Joseph Kowalski, Dava’daki Joseph K.’yı anımsatıyor. 30 yaşındaki kahramanın kendisini bir anda 17 yaşında bulması ise, dönüşümdeki ilk sahneyi hatırlatan ortak nokta.

Varoluş felsefesinin yeni yeni tanımlandığı dönemde, insanların oluşumlarının kendi duygu, düşünce ve davranışlarıyla değil; diğer insanlar tarafından oluşturulduğu argümanını merkeze alan, sanat, aile okul kavramları, toplumsal farklılık, anarşi gibi birçok kavramın sorgulandığı, kurgudan ziyade bilinç akışıyla oluşmuş bir eser.

Kolay okudum mu, tabii ki hayır. Ama zoru severiz. Düşündüren, varoluş felsefesine meraklı, özgün bir roman okumak isteyenlere tavsiyemdir.
352 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Ferdydurke kitabını ilk keşfimde zaten özel bir metin ve yazarla karşı karşıya olduğumun farkındaydım , okuduğumda da yanılmamış olduğumu gördüm ve bu beni mutlu etti. Yazarın farklı bir tarzı ve özel bir anlatımı var, metninde Kafka'dan , Beckett'den ve Joyce' dan izler görmek mutluluğumu daha da arttırdı . Okuduğum yazarın eserinde benim de sevdiğim yazarlardan izler görmek o yazarı daha da sevmemi sağlar, özellikle metinde Beckett tavrı görmek ayrı bir hoş oldu benim için .Uzun zamandır böyle sarsıcı bir eser arıyordum. Beni en çok sarıp sarmalayan eserlerin bir adım iki adım gerisinde onları takip ediyor, enfes bir yapıt ancak kafanız sakinken okumalısınız. Belli duraklardan geçmiş yeni yazarlar arayan özel okurların büyük bir ilgiyle ve heyecanla okuyacağı enfes bir yapıt, kitapta çok ters köşeler var bu da kitabı daha enfes bir yapıt haline dönüştürmüş.
352 syf.
·9 günde·9/10
"Okuduğunuz bir kitap sizi başka bir kitaba götürür" Bu kitabı ve özellikle de yazarın farkındalığını en son okuduğum " Montano Hastalığı" adlı kitaptan dolayı farkına varıp okudum. İlk okuduğum andan itibaren de şaşırtıcı bir biçimde yazarın etkisi altında kalarak baştan sona büyük bir ilgi ve merak ile okudum.

Witold Gombrowicsz; genç toy bir delikanlı olan Yuzef üzerinden ve onun yaşadıklarından, kendi gelişme sürecimizde ergenlik çağında gerçekleştirdiklerimizi ya da başaramadıklarımızı, amaçlarımızı şu an kalbimizde hangi dileklerimizin ne ölçüde değiştiğini, ilkelerimizin ne gibi sarsıntılara uğradığını, bir başkasının hayatımızın o döneminde ne gibi değişimlere neden olduğunu, insanın son referans noktasının, başka bir mutlak değer değil, ama yine insan olduğunu göstermeye çalışırken, resmi olmayan hatta yasal olmayan mitolojinin yaratıldığı, kendisine aşık yeni yetmeliğin insanlıkta saklı kalmış çekinceli güçlerin gücünü ve aşağıda olanın, yukarıda bulunanın üstüne yıkıldığı o vahşetin şiirini vurguluyor.

1968 yılında bir oy fark ile Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanamayan Gombrowicz ' in
en çok sevdiğim özelliği Groteks tarzda yazım şekli oldu.

Bu kitabi okuyacaklara kitabi okumaya başlamadan önce, Hayatın Tüm olumsuzluklarını bir kenara bırakıp sıradışı bir yazar olan Gombrowicz ' in

Düş âlemine dalın derim...
266 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"İnsanlığın, söylencelere gereksinimi var."
Bildiğinin doğruluğunu sınamaya ve tokat gibi çarpmaya yanılgısını. Bunu görmek zor olsa da reddetsek de kuvvetle hataları kabul etmeyi. İlerlemek, önce dinlemekten, sonra anlamaktan ve sorgulamaktan geçerek gerçekleşebiliyor.

Her ülkede budalalık ölçüleri farklılık gösterir diyor yazar.
Okudukça sorgulamalar hızla tıkırdıyor çarklarınızda. Kendi ülkenizin sınırlarını karşılaştırıyorsunuz. Hesaplaşmalara yöneltiyor elbet.
Tehlikeli bir noktada kitap dolayısıyla. Toplatılması yasaklanması da bundan. Polonya'da hem Nazilerin hem de Kominist Dönemin yasaklarında kalmış kitap,taa ki Gombrowicz Arjantinde özgürce yaşamaya başlayana kadar. Bundan sonra günyüzüne çıkabilmiş ve hakettiği değeri de alabilmiş hızla. Çünkü modern klasik bir başyapıt. Böyle eserlerin önünde hiçbir baskı duramıyor. Günü gelince parlıyor ve okuyucunun önce gözünü kamaştırıyor ve nihayet de beynini...

Kimler nasibini almıyor ki durumdan?
Başta sistem, sınıfsal ayrıma sebep olanlar tabii. Ama bununla sınırlı kalmıyor. Dönemin büyük yazarlarının eserlerine de göndermeler var. Kendi itarafını kitabın içinde de yapıyor zaten;

"Ama belki bu yapıt büyük başyapıtlara öykünmeden doğdu?"diyerek. Kafka, Canetti, Musil izlerini, göndermelerini hissettiriyor.
İnsanlardaki ikiyüzlülüğe fazlasıyla takılmış durumda ayrıca, haksız mı diye de sorduruyor okurken size de...

Ah, keşke biçimi bozulmamış bir tek yüz görebilseydim!

Bu saçmalık içlerine işlemişti; heyecanlarında yapmacıklı, lirizmlerinde korkunç, duygusallıklarında çekilmez, alaylarında, şakalarında beceriksiz, atılımlarında iddialı, zayıflıklarında çok kötü görünüyorlardı. İşte böyleydi bunların halleri. Böyleydi halleri. Kendilerine yapmacıklı biçimde davranıldığına göre, yapmacıklı olmayabilirler miydi?"


Eser zor, özellikle ilk 2 bölüm iflahımı kesti desem yanlış olmaz fakat yarım bırakamazdım inat ettim. İyi ki de öyle olmuş çünkü bu arada şifreleri yavaş yavaş çözülmüştü bende ve sonrası hem daha kolay, hem daha keyifli ilerledi.

Bu büyülü eser daha bilinmeli daha çok okunmalı...


Vakti gelmiştir, saati çalmıştır; biçimi aşmaya, biçimden kurtulmaya çabalayın!
192 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Sorun yasadığı ailesinden kacan Witold' un anlatımı ile başlayıp biten kitap oldukca farklı bir usluba sahip.
Kapıyı açan kadın, tavandakı iz, konusan kadının dudakları, ellerin mikro hareketi vb gibi anlatıcının maruz kaldığı sıradan olayların mikroskopik boyuttaki detayları ve bunlara takılı kalan hatta aralarında kurduğu bağ ve bu bağı güçlendirecek başka mikro olaylar ve imler bulmasıyla ilerliyor kitap.
Ilginc bir okuma idi.
68 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
"Gerçek insan acı çekendir" diyen sonra da "Kendi ben'inizi bulmak istiyorsanız dişçiye gidin," diyen Witold Gombrowicz'den garip, ilgi çekici, kesinlikle muhteşem bir öykü okudum.Aslında yıllar sonra ikinci kez okudum.İletişim'in bu cep serisini yeniden okuyorum.
Tavsiye ederim ama bulmak biraz zor biraz da pahalı bu serinin kitapları.Yaş işte, zamanında kaçırmamışım bu seriyi.️
192 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Yaşam elbette çıplak başlıyor; içgüdülerimiz dışında hiç bir şey olmuyor üzerimizde. Sonra tanışıyoruz temasın kırılgan yapısı ile. Nesne ile temastan önce tensel temas ve davranışa verdiğimiz tepki ile tanışıyoruz. Doymak için kullandığımız ağzımızın tüm işlevini zaman içinde öğreniyoruz. Duyduğumuz seslere verilecek tepkimiz içgüdümüz eşliğinde kültürel ve coğrafik şartlarla şekilleniyor. Kısa zaman sonra da nesne ile olan ilişkimiz başlıyor. Bu ilişkiler silsilesini içsel dünyamıza katıyor ve karakterimizi oluşturuyoruz. Havada süzülen bir el masada karşımıza çıkınca davranış formlarının tümünü değerlendirmeye alıyoruz. Birçok eylemi yaparken nesnelerin bizde oluşturduğu tüm olasılıkları biliyor veya hesaplıyoruz.

“Aşırı gerçek diye bir şey vardır, öyle ki onun fazlalığı çekilmezdir. Onca nesneden sonra, hani sayamayacağım kadar çok, iğneler, kurbağalar, serçe, çubuk, araba falakası, kalem tüyü, kartonlar, vesaire, baca, mantar, çizikler, oluklar, eller topuzlar vb vb. kesekler, tel örgüler, yatak, taşlar, kürdan, tavuk, sivilceler, körfezler, adalar, iğne ve bunun gibi pek çok şey, boğazıma kadar şeylerin içinde batmışken...”

İşte bu noktada kendimizi ifade etme durumu ortaya çıkıyor; bu olasılıklar içinde hangisini yapmayı tercih ettiğimiz önem kazanıyor. Davranışlar bizi dış dünyaya bağlayan en önemli yolu ve ikinci önemli yolu ise kelimeler. Davranışlarımıza yansıyan seçimlerimiz kelimelerle ifade buluyor. Bu etkileşim bizi dış ile diğerleri ile var olmamızı ve kabul görmemizi sağlıyor.
Peki yapma olasılığı ile yapmış olmamız arasındaki fark nedir? Kuantum fiziğinin en sevdiğim noktasına geliyoruz. “Kedi”nin ölü olup olmadığını anlamanın tek yolu gözlem yapmaktır. Gözlem olmazsa gerçeklik kaybolur çünkü kelimeler varsa yalan vardır, çarpıtma vardır.

“Oh, keyfime diyecek yok, zafer bu, benim yalanım onun yalanına toslamıştı ve ikimiz yalanda birleşmiştik, kendi yalanımla onun yalanının içine sinmişti.”

Kelimeler ise bir kafes bizim için bazen kendimizi ifade ettiğimiz gibi bazen de sınırlarına mahkum olduğumuz. Gözlem olmadığı zaman kelimelerle kurduğumuz kurgusal dünyamızı diğerine yani ötekine dayatmamız çok mümkün. Bunu adına ne dersek diyelim kendimizi karakterimizi eylemleri ifade ettiğimiz davranışlarımızın gerçek ölçüsü gözlemdir; yoksa kelimeler ile örgüsel ve gerçeküstü bir kurgu oluştururuz.
Roman kurgusal olmak yanında, örgüsel ve çağrışımsal bu gerçekliğin örgüsünün parçaları. Bir düşünün en büyük kurgumuz olan para gerçek dünyamızın bir parçası ve belkide en önemli itici gücü. Altın ve pırlanta gibi madenler biz o değeri verdiğimiz için paha, yoksa insanın hayatını idame ettirmek için fasulye kadar bile öneme sahip değil. Yazar bu kurgusal ve çağrışımsal dünyayı bir çok noktada birleştiriyor ve cinselliği, aşkı, korkuyu, kaygıyı yansıtıyor. Yani kendimize ait dış dünya ile kurduğumuz tüm ilişkileri ve etkilerini ortaya koyuyor. Kurgu bir yerde başlayıp bitmiyor. Gözlemsel bir kesit sunuyor ise kendi iç sesi ile birlikte. Bazen kısa bazen uzun cümlelerle gerçeklik kurgusunu ortaya koyuyor. Nesneler ve davranışların mikro kozmos’u içinde zerreciğin anarşisini yansıtıyor.
Keyifle okuyunuz!
kitap yarım bırakmak huyum değil ama buna daha fazla katlanamayacağım. Çok ağır ve sıkıcı çevirmeden mi yazardan mı bilemedim ilerlemiyor artık boğmaya başladı bir şey olacak diye bekledim ama yok ne yazık ki yarısında bırakmak zorunda kaldım.

Yazarın biyografisi

Adı:
Witold Gombrowicz
Unvan:
Yazar
Doğum:
Rusya İmparatorluğu, 4 Ağustos 1904
Ölüm:
Vence, Fransa, 24 Temmuz 1969
1904’te, Varşova’nın iki yüz kilometre güneyindeki Maloszyce kasabasında doğdu. O sıralarda Polonya’nın büyük bir bölümü Rusya işgali altında olsa da Gombrowicz, refah içinde mutlu bir çocukluk geçirdi. Ailesi 1911’de Varşova’ya taşındı ve Gombrowicz, ilk öğretimini Varşova’da Katolik eğitim veren bir okulda tamamladı. Varşova Üniversitesi’nde hukuk okudu. Eğitim amacıyla gittiği halde vaktini daha çok yazar kahvelerinde geçirdiği Paris’te bir yıl yaşadıktan sonra Varşova’ya dönüp adliye memurluğuna başladı. Bir süre sonra bu işten sıkıldı, hele bir de Radom Mahkemesi’ndeki üst düzey görev talebi reddedilince hukuk kariyerini bırakıp kendisini tümüyle edebiyata verdi. Daha sonra hepsini yakacağı romanlarını yazmaya başladı. İlk eseri 1933’te -bundan birkaç ay sonra vefat edecek olan- babasının da desteğiyle yayımlanan Bir Ergenlik Çağı Günlüğü [Pamiętnik z Okresu Dojrzewania] oldu. Bu seçki, dönemin eleştirmenleri tarafından görmezden gelindi, görenlerse pek ciddiye almadı. 1937’de Ferdydurke yayımladı. Bir yıl sonra ilk oyunu yayımlandı. Yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle takma isimlerle gazetelerde polisiye hikâyeler tefrika etti. Jerzy Giedroyc’un tavsiyesine uyarak Arjantin’e muhabir olarak gitti. Gombrowicz’in Arjantin’e ulaşmasından bir hafta sonra Almanlar Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı resmen başladı. Gombrowicz’in Arjantin’deki ilk yılları yoksulluk içinde fakat yeni arkadaşlarından oluşan kalabalık bir topluluk içinde geçti. Onların da teşviki ve yardımıyla Ferdydurke’yi İspanyolcaya çevirmeye başladı. 1947’de Ferdydurke, İspanyolca yayımlandı. Kosmos, Pornografi, Atlantik Ötesi gibi yeni romanlarının ve Ferdydurke çevirisinin etkisiyle Gombrowicz, birkaç yıl sonra hak ettiği değeri görmeye başlasa da ülkesinde hâlâ yasaklıydı. Neyse ki 1960’ların başında Polonya’da yaşanan kültürel değişimle birlikte kitapları yeniden yayımlandı ve her biri büyük ilgi görmeye başladı. Gombrowicz 1963’te Avrupa’ya döndü. 1968’de Nobel’e aday gösterildi; fakat ödülü tek oyla kaçırdı. 24 Temmuz 1969’da Venedik’te, solunum yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.

Yazar istatistikleri

  • 17 okur beğendi.
  • 178 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 311 okur okuyacak.
  • 13 okur yarım bıraktı.