Yadigar Eğit

Yadigar Eğit

Çevirmen
8.2/10
195 Kişi
·
496
Okunma
·
0
Beğeni
·
34
Gösterim
Adı:
Yadigar Eğit
Tam adı:
Prof. Yadigar Eğit
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1951
1951 yılında İstanbul’da doğdu. Yüksek öğrenimini Ruhr Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde tamamladı. Doktorasını dilbilim alanında yaptı. Dilbilim ve Çeviribilim uzmanı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi. Hugo Loetscher’in İsviçre’nin Keşfi, Heinrich Böll’ün Solgun Köpek ve Melek Sustu, Thomas Mann’ın Buddenbrooklar (Kasım Eğit’le birlikte) adlı yapıtlarını dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
2017 syf.
·21 günde·9/10
Kitabın kapağını kapattım taş oturdu şurama... Muhteşem. Alt başlığı 'bir ailenin çöküşü' olmasına rağmen, çöküş kelimesinin bu kadar derin, incelikli, insanın kanına nüfuz eden bir anlamı olduğunu düşünmezdim. 'Her medeniyet çöküş sebeplerini kendi içinde taşır.' diyen Cemil Meriç biliyor, sadece medeniyetler değil, aileler, bireyler de bu fikirden nemalanıyor.

Buddenbrooklar gibi, çoğu insanın ulaşmaya çalıştığı hedef yaşamda 'pürüzsüzlük'. Pürüzsüz bir cilt, pürüzsüz bir ses, pürüzsüz yüzeyler, pürüzsüz düşünceler, pürüzsüz bir hayat. Duyularımıza hitap eden bu sözcüğü istediğiniz kavramın başına koyun, sonra bir düşünün vaat ettiği güzellikleri. Bizim burjuva ailemizin geleceği için istenen de bu. Pürüzsüz bir aile görüntüsü. Ve denge. Bu arada burjuva kelimesinin Marksist sistemdeki sınıfsal kullanımının yanında bir yaşam biçimi olduğunu ve Bozkırkurtları hariç hepimizin bilinçli veya bilinçsizce aynı doğrultuda hareket eden varlıklar olduğumuzu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Hatta kitabın arka kapağındaki 'burjuvazinin kaybolan değerleri için bir ağıt' ifadesi de burjuvazi hakkında Mann'ın tek görüşlü olmadığı şeklinde yorumlanıyor.

Nobel ödüllü Thomas Mann'ın 26 yaşında yazdığı bu kitap, düşüncelerle, felsefeyle yoğrulmuş zor okunan eserlerden değil; bilakis akıcı, sürükleyici, karakterler yaşayıp, evlenip, ölüp gidiyor 3-4 kuşaklık bir roman. Bu tarz romanlarda ve filmlerde de bence en büyük zorluk olan başrolün yer değiştirmesi o kadar ustaca ki, adaptasyonda hiç sıkıntı olmuyor. Arka planda Prusya - Avusturya Savaşı ile düzen değişiyor, fikirler değişiyor ama tabii ki aile aynı aile.

Ve son olarak ben iyi bir tesadüf olarak Schopenhaur'un 2 kitabını okumuştum bu kitapla birlikte. Ceylan Akın 'in yaptığı 'Irvin Yalom'un "Bugünü Yaşama Arzusu" adlı kitabının bir bölümünde bu kitaptan söz edilir. Baba Buddenbrook kitaplığından rastgele bir kitap seçerek Arthur Schopenhauer ile tanışır ve felsefi görüşlerinden etkilenir. Irvin Yalom'un "Bugünü Yaşama Arzusu" adlı kitabında da ana karakterlerden biri sorunlarını Schopenhauer felsefesiyle çözmeye çalışır. İki kitabın temelini de Schopenhauer'ın felsefi yaklaşımları oluşturur ' yorumuyla ne kadar haklı olduğunu farkettim.

Bir ay öncesine kadar 'kesinlikle okuyun' kalıbını çok kullanmama karşın artık çekiniyorum, her birimizin farklı okuma alışkanlıkları var. Ama biraz niyetlendiyseniz ve iyi bir klasik okumak istiyorsanız yine diyeceğim odur ki kesinlikle okuyun.
831 syf.
·9/10
BUDDENBROOKLAR
Bir Ailenin Çöküşü

1929'da Nobel Edebiyat Ödülü almış 20 yy. en önemli Alman yazarlarından Thomas Mann'ın 1901'de yayımlanmış müthiş romanı.
Kuzey Almanya'da yaşayan zengin tüccar bir ailenin dört kuşak boyunca yaşadıkları... Thomas Mann'ın kendi aile fertlerinden esinlendiği karakterlerin birkaçına kendi ailesinden isim verdiği, okurken kendi hayatınız dışında bir aile şeceresini okuduğunuz kendinizi o dönemde hissettirebilecek kadar yoğun tasvirlerin sizi ele geçirdiği, okurken akıp giden, ara verdiğinizde kendini özleten, etkili bir roman!

Öncelikle Thomas Mann hiç okumadım Alman bir yazar olduğu, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'nı bu kitaptan esinlenerek yazdığı dışında başka bir bilgim olmasa da bu kitap uzun zamandır aklımdaydı.

Böyle uzun bir eseri, kuşaklar arası hiçbir kopukluk hissettirmeden, okuyucuyu sıkmadan, yormadan, 25 yaşında yazabilmek hem yaşanmışlık hem de yetenek olsa gerek. Açıkçası kitabın ilk elli sayfası biraz ağır başladı benim için, karakterler o kadar fazla ki; soylular, akrabalar, rahipler, ailenin kendi fertleri... onları tanımak, adları, tipik özellikleri, kısacası bolca soy adın geçtiği ilk sayfalarda tamamen adapte olmaya çalıştım kendi adıma. Sonrasında,hem bitsin hem bitmesin diyebileceğim bir kitap oldu benim için. Oldukça akıcı, kendini okutturan, merak ettiren, yer yer soyluları taşlayan, elinize almanızla elli, altmış, sayfanın birden akıp gittiği okuyamadığım iki gün boyunca özlediğim bir kitap oldu benim için.. Okumadan önce yazara ve kitaba dair hiçbir bilgi edinilmese dahi, öyle bir hisse kapılıyorsunuz ki; yazar bu kişileri çok yakından tanıyor, o karakterleri çok iyi tasvir ediyor, davranışlarını, hissettiklerini, ruh hallerini ve mizaçlarını öyle iyi biliyor ki, bu çok net anlaşılıyor. Yine de yazara ve döneme dair bilgi edinmek fayda sağlar diye düşünüyorum.

Kitapta soylu, zengin bir ailenin hayat hikayesini okuyorsunuz ve o ailenin dört kuşak boyunca yükselişten çöküşe geçen yolunu. Ancak kısmen de olsa eşitlik isteyen, Cumhuriyet isteyen çalışanlar, işçiler, olduğu kadar dönemin siyasi durumunu da okuyorsunuz arka planda, 1848 devrim olayları ve 1871'de Alman birliğinin tamamlanması, ekonomi çabaları... O kadar çok şey okuyorsunuz ki dört kuşak bir ailenin soylu olma ve hissetme çabalarını, modern hayata ayak uyduramamalarını, hayata bakış açılarını, parasal ilişkilerin nasıl yozlaştığını şirket, soyluluk ve zenginlik uğruna yapılan ve biten evlilikler,hastalıklar, doğumlar, ölümler, dini inanışlar ve sürekli yaşanan hayal kırıklıkları. Koca bir ailenin paramparça olup gitmesi. Hem kendi hatalarıyla hem yanlış evlilikler sonucu damatların da alevlendirdiği bu maddi-manevi düşüş.

Her bir karakter size burjuvazinin farklı bir yönünü gösteriyor, şımarıklık, içe kapanıklık, gerçekçi tutumlar, boş vermişlik, gösteriş, soylu görünmeye düşkünlük ve çok daha fazlası... Yazar, mekan ve karakterleri öyle tasvir etmiş ki unutmak mümkün değil. Sanırım aklımda en çok 'Doğa Manzaralı Tablolar Odası' kalacak. Önemli her kararın alındığı, gizli her konunun konuşulduğu o oda... Bir de Meng Caddesi. Bir aileye dair maddi, manevi her konunun işlendiği bu kitapta, karakterlerin hem benzediği hem de ayrıştığı noktaları çok açık anlamak mümkün. Kişilerin yaşadığı hastalıklar ve ölümlerine dair benzerlikler gözden kaçmıyor. Eminim farklı farklı okuyucular çok daha başka ayrıntılar yakalayacaktır bu kitapta.
Yapılan doğru, yanlış evlilikler, alınan kararlar, her ne olursa olsun Buddenbrooklar'a üzülmeden edemiyorsunuz. Ben eseri çok beğendim, okumak isteyenlere ya da yazarı öncesinde okumuş ve beğenmiş okuyuculara tavsiye ederim.

İçeriğe Dair Bilgi:
1830'lu yıllarda Buddenbrooklar'ın yeni ve ihtişamlı evlerinde verdikleri bir sosyete yemeğinde başlayıp 1870'lerde sona eriyor. Yaklaşık 40 yıl. Yaşlısından, gencine ölen ve doğan dört kuşak. 1760'larda kurulmuş büyük silolara sahip aile şirketinde her şey yolunda 1830'larda. Okumaya başladığınızda karşınıza ilk ihtiyar Buddenbrook çıkıyor. İki evliliğinden İki erkek bir kız babası. İki erkekten biri olan Jean Buddenbrook ise ikinci evliliğinden ve eşiyle ihtiyar Buddenbrooklar'ın yanında yaşıyor. Ailenin göz bebeği sayılır. Jean Buddenbrook'un ise biri kız ikisi erkek üç çocuğu var. Tom, Tony ve Christian ihtiyar Buddenbrook'un torunları. Sonrasında bir kız kardeşleri daha oluyor, o da Clara. Karakterler arasında öne çıkanlar, Tom ve Tony oldu benim için. Yazar iki erkek kardeşi anlatırken burjuvanın iki yüzünü gösteriyor bize: Tom çalışkan, disiplinli büyüdüğünde şirketi yöneten olgun bir karakter ve ailenin son erkek çocuğu olan küçük Buddenbrook'un babası iken, Christian ise zevke ve eğlenceye düşkün sorumsuz bir evlat. Tony ise şımarık, çocuksu, hatalı evlilikler yapan genç bir kadın. Parçalanma belki de bu kardeşlerden Tony'nin yanlış evlilikleri Christian'ın sorumsuzlukları karşısında Thomas'ın yalnız kalması şirketi ve aileyi tek başına ayakta tutma çabalarıyla başlıyor. Sürekli toplumda saygınlığı korumaya çalışmak yoruyor Thomas'ı. Burjuvada şirket bütünlüğü ve gücü açısından erkek çocuğun önemli olduğu düşünülünce Thomas'ın bu içler açısı ruhsal çöküntüsü belki de sonun başlangıcını körüklüyor. Kısaca, ihtiyar Buddenbrook ile başlayıp onun torunu olan Thomas'ın oğlu, küçük Buddenbrook ile sona eriyor da diyebiliriz.
Daha fazla ayrıntı vermem hoş olmaz. Ama kitabın konusunu fazlasıyla bilsem yine de okurdum diye düşünüyorum.
832 syf.
·10 günde·7/10
Bu kitapla ilgili anlatılabilecek pek fazla bir şeyim yok. Zaten kitabı sevdim mi sevmedim mi hala emin değilim. Yine de bahsetmeden bırakmak içime sinmedi. Yaz diye tutturan iç sesimi dinleyip içimi dökmek istedim. Bu bir inceleme sayılmayabilir bu yüzden. (İnceleme neydi, inceleme emekti. :P)

Kitabın kapağındaki "Bir Ailenin Çöküşü" alt başlığı nedense bana daha farklı bir çöküş düşündürmüştü, bu bağlamda biraz aradığımı bulamadım. (İçindeki Yeşilçam'a dur diyemeyenler beğensin.)

Kitaba başlayıp son sayfaya varana dek zaman zaman Yüzyıllık Yalnızlık kitabını anımsadım. Buddenbrooklar ile ortak yönü bir ailenin 4 kuşağından bahsediyor olması, bir de belki ailenin ahlaki bakımdan çöküş, yozlaşma yaşaması söylenebilir ortak nokta olarak. İki kitapta da çok fazla karakter var; doğanlar, ölenler, yolları kesişenler, yollarını ayıranlar gibi benzer yönleri de var. Çok benzerlik olmasa da bahsettiğim yönleriyle bağ kurdum ikisi arasında. Gerçi şahsi düşüncem Marquez, Mann'a göre çok daha güzel işlemişti kuşaktan kuşağa geçişi. Biliyorum kitapları birbiriyle kıyaslamak çok doğru değil ama kıyaslama yapmamalıyım diye aklımdan geçirdiğimde de aklıma Gülün Adı'ndaki hoş bir paragraf geliyor. #24215248

Bir de aklımda kalan Orhan Pamuk'un kitaplarından birinde geçiyordu diye düşündüğüm ama tam hatırlayamadığım, kaynak da bulamadığım, bir kitabı anlamak için başka kitaplar okumak gibi bir söz vardı. Tüm kitaplar diğer kitapların referansıdır aslında gibi bir sözdü. Öyleyse kıyas yapmak, bir kitabı okurken bir başkasını anımsamak çok da yanlış değildir belki. .)

Kitabı okurken anımsadığım bir diğer kitap ise Kayıp Zamanın İzinde. Gerçi ben bu serinin sadece ilk iki kitabını okudum ama yine çok alakasız bir bağ olmasına rağmen, bağ benim kime ne. :) Burjuva hayatını uzun uzun tasvirlerle, eşyayı detaylandıra detaylandıra anlatma bakımından kurdum bağı. Başta biraz eyvah oldum, çünkü Proust'u yeni bitirmiştim ve eşya tasviri kusmak üzereydim. Neyse ki korktuğum gibi olmadı.

Kitap 832 sayfa, böyle bir kerede 800! deyince ufak çaplı bir kalp spazmı geçirir gibi oluyor insan ama çok yumuşak bir anlatımı var, satırlar akıp gidiyor bir bakmışsınız 50 sayfa bitmiş bile. Bu yönden okuması rahattı.

Kitap bir ailenin fertlerinin, çocuklarının, torunlarının doğumdan ölüme kadar yaşadıkları anlatılır. Ailenin oluşumundan, ailenin soyunun bitmesine kadar geçen 45 yıllık bir süreçten bahsedilir. Bu anlatım türüne de Alman edebiyatına "bildungsroman" deniliyormuş.

Romanda aile/şirket bir arada düşünülür ve alınan her karar ailenin toplum içindeki görüntüsüne, itibarına ayrıca da şirketin yararına, varlığını sürdürebilmesine dayalıdır. Bireyler bireysel isteklerini arka plana itmek zorundadırlar. Ailenin ve şirketin geleceği her şeyden daha önemlidir, her durumda önceliklidir.

Kitapta net bir ana karakter olmasa da kitabın ana karakteri Thomas Buddenbrook gibi gözükür. Çünkü hem ailenin hem şirketin başında olan kişi Tom'dur ve büyük kararlar alınırken (ailedeki herhangi birisinin evliliği, boşanması, mirastan pay alınması gibi) mutlaka onun da fikri alınır. Her çocuğun ve hatta torunun yaşadıkları kısım kısım anlatılır. Bu anlatımlar her zaman detaylı verilmez ama bir cümle de olsa bahsi geçer.

Kitabın başlangıcından neredeyse son iki-üç kısmına kadar ailenin ve tabii ki şirketin yükselişini, ufaktan toplumsal olayların bahsini ve bunların bireyler üzerinde meydana getirdiği etkileşimi okuruz. Ama yazar bunu neredeyse hissettirmeden yapmış, çok sessiz sedasız arka planda belli belirsiz bir geçiş... Son bölümlerde ise şirketin ve ailenin değer kaybetmesi, bezginlik -bıkkınlık ve geçmişten bugüne kendi yaşantısını sorgulama hali verilir.

Tüm bunları heyecanlı heyecanlı, gümbür gümbür okuyacağınızı düşünmeyin ama çok çok durağan ilerliyor. Neredeyse hiç bir şey olmuyor gibi hissediyoruz, bir nevi yaşamın doğal akışı gibi yazmış yazar kitabı. Duygulardan çok az bahsedilmiş, kişilerin iç konuşmalarından çok tanrısal bakış açısının gözlemlerini aktarması şeklinde ilerliyor kitap. Örneğin 1850 yılında büyük bir olay patlak vermeseydi diyor arkasından bomba etkisi yaratacak bir olay bekliyoruz ama okuduğumuz kızın boşanıp evine dönmesi gibi dünya açısından küçük, aile ve burjuva çevresi için büyük bir olaydır. Hatta bazı yerlerde çok fazla tekrara düşülmüş ama bu bilinçli mi yapılmış, bahsedildiği mi unutup yazılmış bilmiyorum. Dediğim gibi bir çöküş var belki ama çöküşü ballandıra ballandıra anlatmamış yazar, çöküşün farkında bile olmuyoruz desem yeridir hatta.

Ailenin ve tabi romanın geçtiği dönemin garip, ailevi değerlere saygılı olalım ahlak anlayışına gıcık oldum. Tony ve annesi Konsül Buddenbrook'un ağızlarından düşürmediği bir söylem olan, her yaptıkları salaklıktan sonra Tanrı'nın isteği böyleymiş tutumlarına ayrı bir gıcık oldum. Para kokusu aldım da böyle bir şey yaptım demiyor da gelip gidip "Bu olanlar çok kötü ama Tanrı'nın buyruğu bu yönde, ona karşı çıkamayız." gibi bir bahaneye sığınıyorlar. Aşırı tutucu bir tavırları vardı ama kendi çıkarları doğrultusunda ikiyüzlü bir tutuculuk.

Kitabı dediğim gibi çok çarpıcı, çok güzel gibi gibi tanımlayamıyorum; fakat sonu yine de hüzünlü geldi, hissetmiştim de aslında böyle olacağını ama belki de en fazla detayı verdiği kısım son kısımda Hanno üzerine yazdığı kısım olduğu için üzdü beni. Ya da karakterin çok hisli, melankolik olmasından dolayı üzüldüm.

İşte Buddenbrook hanesi de doğdu, büyüdü, yaşlandı ve öldü. Kendi içlerinde bir takım sevinçler ve aksilikler oldu ama ailenin dışındakiler için çok önemli olmayan olayları okumak heyecan verir mi bilmiyorum.

Almanlar bu kitap yüzünden Mann'ı hiç affetmemiş de bilmem neler de gıybete hiç değinmeyeceğim çünkü nesini affetmemişler neden affetmemişler bilemiyorum. Gerçi yazar kitabı 26 yaşında yazmış.(Bazı rivayetler 25 olduğunu söyler.) Gençliğine verip affetsinler onca yıl geçmiş üzerinden artık neyin kini. :P

Kitabı #31684193 etkinliği öncesi Cevdet Bey ve Oğulları kitabına ön hazırlık olsun diye okudum. Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları kitabı Buddenbrooklar'ın yeniden yazımı olduğu için ne kadarı benzer, neresi farklı görmek istedim okurken. Umarım Pamuk Mann'dan daha büyüleyici bir dil kullanmıştır, Cevdet Bey'in okuması daha keyifli bir kitap olacağına inanıyorum. (Çünkü lütfen öyle olsun.)

Okuyun diyemem, epeyce bahsettiğim gibi okunması çok keyif veren kitaplardan değil. Okumayın da diyemiyorum değişik bir havası da yok değildi kitabın. Metin T. abinin güzel bir sözü vardır, yazarı kitaplarını okumadan nasıl tanıyacağız der, okuyacağız ki bize yol göstersin yazı der. Bunu da öyle görün, yazarı tanımak adına, değişik bir aileyle tanışmak adına ve Cevdet Bey ve Oğulları ile arasındaki bağı anlamak adına, bu kadar bahsi geçen klasik bir kitap hakkında fikir sahibi olmak adına okuyun. Bundan farklı bir beklenti içine girerseniz kitap sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

Ayrıca okuma serüveni boyunca bana eşlik eden, spoiler yiyiyorum diye iki taraflı çemkiren Ayşe* ve Nesli, Almanlar Mann'ı affetmemiş ama siz beni affedin. :))

Herkese iyi okumalar dilerim.
832 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Öyle kitaplar vardır ki gerçekten muhteşemdir.onları anlatmaya tek bir muhteşem kelimesi kafidir. Ama diğer bir grup kitaplar vardır ki, onlar da muhteşemdir.Fakat o kitapları anlatmaya,onları övmeye,ne tek bir kelime,ne tek bir cümle ne de tek bir sayfa yeter.Hatta sayfalar dolusu övgü yazsanız yine de yeterli olmaz. İşte Buddenbrooklar böyle bir kitap.

1929 yılı Nobel Edebiyat ödülü sahibi Thomas Mann'ın ,henüz 25 yaşındayken yazdığı, yaklaşık yüz yıllık büyük bir şirket sahibi olan, bir ailenin son elli yılının dramatik hikayesini anlattığı mükemmel ötesi bir eser.

Kitapta 1760 lı yıllarda kurulmuş olan Buddenbrook aile şirketinin sahibi olan ailenin, esas itibariyle 1835 yılından sonraki yaşadıkları çok ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.O dönemde gerçekten varlıklı ve saygın olan ailenin tüm fertleri, dürüstlükleriyle,iş ahlaklarıyla,insanlara duydukları saygılarıyla,yardım severlikleriyle,misafirperverlikleriyle,içlerinde taşıdıkları iyilik duygularıyla , o dönemdeki diğer burjuvatik ailelerden ayrılmaktadırlar. Bu ailenin Elli yılda yaşadığı sevinçler,hüzünler,doğumlar,ölümler,evlenmeler,boşanmalar,kazançlar, kayıplar,hastalıklar,mutluluklar...vs her şey,her olay ayrıntılı olarak anlatılıyor. Bazılarımız burada ,''bunda çok ilgi çekecek bir şey yok ,her aile de olabilecek şeyler bunlar, bunun neresi ilginç,sadece bunun için 831 sayfalık kitap okunur mu?'' diye düşünecek veya soracak. Cevabım şu: Böyle mükemmel yazıldıysa okunur. Kesinlikle okunur. Neden mi? Anlatayım.

Yazar kitabı o kadar akıcı ve sürükleyici olarak yazmış ki, inanın bana okurken kaç sayfa okuduğunuzun farkında bile olmuyorsunuz.Elinizden bırakıp ara vermek diye bir şey istemiyorsunuz.Bir kitabın en sıkıcı bölümleri geniş ve uzun süren mekan,çevre ve kişi tasvirleridir.Burada yazar bunları bile o kadar mükemmel yapmış ki sıkılmayı bırakın zevk alarak okuyorsunuz.Olayların anlatıldığı kısımların nasıl okunduğunu artık siz düşünün.

İncelememin ilk parağrafında yazdığım gibi,Bu kitap hakkında sayfalar dolusu yazsak yinede yetersiz gelir.Onun için mutlaka okumak gerek.Ancak okunduğunda değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Sonuç olarak , Dünya Edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden biri olan bu kitabın,edebiyat severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğu kanaatini taşıyorum.Sayfa sayısı kesinlikle sizleri korkutmasın,okumaya başladığınızda bana hak vereceksiniz ve kitabı okuyup bitirdiğinizin farkına bile varamayacaksınız.
832 syf.
·6 günde·7/10
Roman 19. YY Ortalarında geçiyor ve o dönemde parlamış yaklaşık yarım asır güçlü olan Buddenbrook ailesini gözler önüne sermeye çalışıyor Mann.

Roman Buddenbrookların yeni almış oldukları ve ailenin gücünü anlatan evde verilen bir davetle başlatıyor Mann. Her şey olması gerektiği gibi… 1768 yılında kurulmuş olan aile şirketinde işler yolunda, tüm aile bir arada ve mutlu… Şirketin büyümesinde önemli rol oynayan ihtiyar Johann Buddenbrook ve eşi henüz hayatta… Bu ilk bölümde aile bireylerini yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. İhtiyar Buddenbrook’un üç yetişkin çocuğu olduğunu öğreniyoruz. İki oğul ve bir kız evlat…

İyi bir evlilik yapmış ve babasından kalacak olan mirastan payını peşinen almış olan kız evlat başka bir şehirde yaşıyor ve roman boyunca hiç ortalarda gözükmüyor. İhtiyar Buddenbrook’un delice sevdiği kadınla bir yıl sürmüş olan ilk evliliğinden olan ve annesi kendisini doğururken ölen ilk çocuğu Gotthold dış kapının mandalı konumunda (Babasına ragmen babasının istemediği biriyle evlenmiş). İhtiyar Buddenbrook’un ikinci evliliğinden olan oğlu Jean Buddenbrook ise ailenin göz bebeği… Aile şirketini ve adını devam ettirebilecek güvenilir, sağlam biri… Romanın da ana karakterlerinden… Nitekim ihtiyar Johann Buddenbrook’un ani ölünce ailenin ve şirketin başında kendini bulur. Çalışkan, adil, ilkeli ve oldukça dindar olan Jean Buddenbrook kısa sürede toplum içinde de oldukça itibarlı bir konum elde ediyor. Şirketin duraklama donemini yaşatıyor. Zengin bir aileden gelen Elizabeth ile yapmış olduğu evlilikten dört çocuğu olmuş: Tom, Tony, Christian ve Clara… ailenin duraklama döneminin liderleri.

Ailenin küçük kızı Clara Uzaklardan gelen servet avcısı bir rahiple evlenip evden ayrılıyor ve bir süre sonra dunyaya veda ediyor. Clara'nin diğer kardesleri (Tom, Tony ve Christian) roman boyunca sizinle gidecekler yalnız kalırız diye sakın korkmayın. Onlar icin başrol oyuncularımız diyebiliriz. Buyuk kız Tony kısa süreli iki evlilik yapıyor(1.dolandırıcı ve kızı var. 2 tam bir odun-ilk evliliğin acısını unutmak için yapıyor ama yine pisman-). Tony’nin ilk evliliğinin başarısızlıkla sonuçlanması ailenin toplumsal konumunu sarsiyor. Kendi sosyal sınıfına mensup paralı biriyle yapılan başarılı bir evlilik ailenin toplumsal ve ekonomik konumunu güçlendirecekken, tüm bu talihsiz evlilikler ailenin adına ve gücüne vurulan darbeler aileye etkisi sert oluyor.

Sadece tek etken olur mu bir imparatorluğun yıkılmasında? Iste baska bir sebep aileyi ayakta tutmaya çalışan tom yalnız kaldı. Tom'u babası şirkette kendi yerine adaymış gibi yetistirir. Üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmekten vazgecmeyen biridir Tom. Is hayatına erken atilmak zorunca yüksek ogrenim göremez. Ailenin sorumsuz elemanı Kardeşi Christian'in ise, zevke, eğlenceye düşkün ve tüccar ruhlu biri değil, asıl sorun olan çalışma istediginin de olmadığıdir. Sağlık probleri de başlar. Tom ise babasının ölümünün ardından parlak bir giriş yapar ticaret hayatına. Kısa sürede hem aile şirketinin başı hem de senatör olarak şehrin en itibarlı isimlerinden birisi. Amsterdam’lı zengin ve güzel bir kızla evlenir. Şehire eşi benzeri görülmemiş muhtesem bir ev yaptırir ve oraya taşınırlar. Tom'un tek çocuğu olur adını Hanno verirler. Bütün bu görkem bu yıkılışı gizlemeye çalışmaktadır. Tom’un bu çöküşü şu sozlerleTony’e
“…Ben şu sıralarda kendimi olduğumdan daha yaşlı hissediyorum… Benden bir şeyler eksilmeye başlıyor ve ben ne olduğunu bilemediğim o şeyi eskisi kadar sıkı tutamıyorum gibime geliyor… Başarı denilen şey nedir ki? Anlatılması zor gizli bir güç, basiret, bir şeye hazır olma… Salt var olmakla insanın çevresindeki hareketleri etkilemesi, onları baskı altında tutma bilinci… Sözünü geçirebileceğine inanma… Başarı ve mutluluk bizim içimizdedir ve başka hiçbir yerde değil. Onu tutmasını bilmeliyiz, sıkı sıkı ve var gücümüzle. Burada, bende olduğu gibi, bir şeyler gevşemeye, çözülmeye ve yıkılmaya başlayınca, çevremizdeki her şey hemen denetimimizden çıkar, bize başkaldırır, bize karşı koyar ve bizim etkimizden çıkar… İşte o zaman her şey birbiri arkasına gelir, başarısızlık başarısızlığı izler ve sonunda bitersiniz. Son günlerde bir yerde okuduğum bir Türk atasözünü, ‘Ev yapan ölür’ diyen atasözünü sıkça anımsadım. Bunun ille de ölüm olması gerekmez kuşkusuz. Ama bir geriye gidiş… bir çöküş… sonun başlangıcı…”

Tom umutsuzdur fakat bu umutsuzlugun sebebi sadece is degil bir de oğlunun durumudur. Hassas ve başarısızlığın simgesi Hanno ailenin ve firmanın geleceği birakılabilecek biri değildir. Başlangıçta bunu reddetse de ölmeden hemen önce artık her şeyin sonunun geldiğini kabullenmek zorunda kalır Tom.

Final ise dram… insani nedenlerden dolayı üzücü zenginin bir ailenin yıkılışından degil… Yazar, sonlara doğru özellikle iki kişinin ruh halini alabildiğine detaylı bir biçimde yansıtıyor. Biri Tom, diğeri ise oğlu Hanno… Bu dünyadan umudunu kesen ve ölümünün yaklaşmakta olduğunu sezen Tom ölüm sonrasına kendini hazırlamaya çalışır. Bir iç hesaplaşmaya girişir böylece. Bir sonuca varamayacağını anlayınca, hiç olmazsa dünyevi işleri yoluna koyup öyle bu dünyadan göçüp gitmeye karar verir ve vasiyetnamesini hazırlatır. Kısa süre sonra da ölür. Vasiyeti üzerine aile şirketi tasfiye edilir. Ona göre Hanno bu kadar umutsuz bir vaka.

Kitabın finali Hanno’ya ayrılmış dersek yanlış olmaz. Buddenbrookların adını geleceğe taşıyabilecek tek erkek çocuktur Hanno. Sanatçı ruhlu, hassas ve sonsuz umutsuz… Bu kadar mutsuz, isteksiz ve yaşama gücünden yoksun olmasinin sebebi kitabın finalinin neden finalinin üzücü oldugunu anlatıyor.

Kitaba 7 puan vermemin sebebi kitabın kötülüğünden değil benim ilgi alanıma girmemesinden kaynaklanıyor. Doktor Faustus ile ilgi alanima giren yazar bu eser ile ilgi alanımın kapısını dışardan örttü. Kitabı özetledim hosuna giden okusun.
480 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
İlk okuduğum Thomas Mann kitabı.. Ama son olmayacak tabi ki. Doktor Faustus ve Venedik'te Ölüm sıradaki okuyacağım eserleri. Kitabın 2014 baskısı 480 sayfa ancak ben e-kitap basımını okuduğum için 380 sayfaydı.
Kitabı alırken aslında çok düşündüm, çünkü yorumları okumak gibi bir gaflete düştüm.. Sonra tüm eserlerini satın almaya karar verdim. Sonuçta herkesin aynı kitapları sevmesi mümkün değil. Yorumlayanlar sadece kitap cümlelerinin uzun olduğunu söylemiş. Bu benim için bir sorun oluşturmadı, cümleler uzun ancak çok anlamlıydı. Ayrıca yazarın eseri tamamlamış olmasını çok isterdim.. Çünkü çok merak ettim kitap bitince neler olabileceğini.
Thomas Mann, 1905 yılında otel hırsızı Georges Manolescu’nun "Hırsız Prens" ve "Düşüş" adlı kitaplarından esinlenmiş ve 1911 yılında bir hikaye ile Felix Krull karakterini okuyucu ile buluşturmuş..
Konudan biraz bahsedecek olursam; sonradan iflâs edecek bir ailenin çocuğu olan Felix Krull, okuldan kaytarmak için yaptığı ufak numaralar ve yalanlarla başlayıp, babasının imzasını taklit ederek kötü alışkanlıklarına devam etmiştir. Babasının ölümüyle hayatı bütünüyle değişmiş, yeni bir çevre ve insanlarla yaşamaya başlamıştır. Kitap genel olarak Felix'in yaptığı buna benzer itiraflarla ve yaptığı 'dolandırıcılıklarla' devam ediyor.
Tavsiyem, yorumlara bakarak okumaktan vazgeçmeyin bu güzel eseri. Okumayı çok sevmeyen ya da kolay kitapları tercih edenlerin yaptığı bana göre dikkate alınmayacak incelemelerle kirlenmiş siteler..
Küçük bir bilgi vermek istiyorum incelememi bitirirken. Romanın ikinci bölümü ile ilgili 1955 yılında konuşan Thomas Mann; Felix Krull'un evlenip Güney Amerika'ya gideceğini, sonra hapse gireceğini ve nihayetinde İngiltere'de emeklilik yaşayacağını anlatmıştır.. Ancak tabi ki ikinci bölümü yazamamıştır...
832 syf.
·20 günde·10/10
Keyifli pazarlaaar.🤗 Temmuz ayının sonlarına geliyoruz ama ben bu ay ilk kitabımın yorumunu yazabiliyorum. Bu aralar "kaliteli" kitaplarla zihnim hep bir bayram havasında. Çok yoruyor, çok yavaşlatıyor beni kabul ediyorum ama verdiği hazzı anlatmaya kelimelerim yetmez. Buddenbrooklar da hazzı yaşatanlardan oldu.
*
Thomas Mann bu kitabı 1900 yılında 25 yaşındayken yazmış ve 1929'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüş. Ne büyük bir gurur. İyi ki yazmış.
*
Çok içeriğine değinmeyeceğim fakat tam da adı üstünde bir kitap "Bir Ailenin Çöküşü". Huzurlu, mutlu bir aile zamanla nasıl yok olup gider onlarla birlikte yaşıyormuşçasına okuyorsunuz. Hele o Doğa Manzaralı Tablolar Odası'nda ne anılarınız birikiyor. Film izler gibi diyemiyorum, yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz her satırını.
*
Benim güzel Tony'm... Ruhu hep çocuk, aklı hep havada ama bir o kadar da ne dediğini bildiğini sanan Tony'm... Kitap bittiği için üzüldüğüm tek şey seninle vedalaşmış olmak, en çok seni özleyeceğim!
*
Ben hazineme paha biçilemez bir kitap eklediğimi düşünüyorum. Umarım okumamış olanlar da bir an önce okur.
832 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Nobel ödüllü Thomas Mann’in henüz 25 yaşındayken yazdığı ilk eseri olan bu kitap tam tamına 832 sayfadan oluşuyor. Bu bence büyük başarı ve o yaşta biri yazdığı için de kıskanılacak bir başarı. İlk kitap,çok sayfa ve sayfalar boyunca hiçbir şekilde heyecanını yitirmeyen bir kitap. Kitabın adında da geçtiği gibi Kuzey Almanya’da yaşayan,soyadları Buddenbrook olan tüccar bir burjuva ailenin dört nesil boyunca gerçekleşen olaylar esnasında yaşadıkları maddi manevi çöküşleri anlatıyor. Şirketin kurucularından Büyükbaba Johhan Buddenbrook ve eşi Büyükanne‘nin evliliğinden doğan oğul Jean Buddenbrook ve eşi Elizabeth’ in evliliğinden doğan çocukları; ciddi, sorumluluk sahibi, Buddenbrook ailesin babasından sonra bütün sorumluluğunu, yükünü tek başına göğüsleyen, şirketin temsilcisi olan Thomas; çocuk ruhlu, ailesinin adı için sürekli yanlış evlilikler yapan kız kardeş Tony; dindar, içine kapanık, silik karektere sahip, evin küçüğü Clara ve evin gezgin, aile ile bağlantısı olmayan, ailenin yüz karası olarak görülen Chirstian...Kitap çoğunlukla daha baskın karekterler olan Tony ve Tom’un etrafında gerçekleşen olaylara öncelik vermiştir. 1830’lı yıllardan 1870’li yıllara kadar geçen bu kurguda; olaylar o kadar güzel bir şekilde geçiş yapmış ki siz de kendiliğinden onlarla beraber dönemin gelişmelerine ayak uyduramayıp, dönemi bizzat yaşıyorsunuz. “Bir ailenin çöküşüne ne neden olabilir ki?” sorusuna cevap olarak: Soy devamı uğruna yapılan evlilikler, paylaşılamayan mal varlıkları, birbirini anlayamayan; birbirinden bağımsız kardeşler, uyum sağlanamayan kültürel değişimler, verilebilir. İşte siz bu aileyi yaşayıp, onlarla dönemsel değişikliklere şahit olmak, onlarla kayıplar yaşamak, onlarla çöküşe geçmek istiyorsunuz sayfa sayısına bakmadan bu kitaba başlayabilirsiniz. Kitapta benim için rahatsız edici tek şey kadınlar için sürekli yaş vurgusunun yapılmasıydı. Dönemin şartlarını düşününce bunu normal karşılamak gerekiyor elbette. Sanırım ben o dönemde yaşıyor olsaydım, bana evde kalmış kız kurusu denilip dururdu:))
İyi okumalar diliyorum şimdiden.
124 syf.
·Beğendi
Ah Sita güzelliğin ve aldatmanın sembolü kutsal Dul... Sen Şiridaman ve Nanda'ya ne yaptın birinin kafasıyla diğerinin vücudunu aldattın.Thomas Mann'in okuduğum ilk kitabı, etkileyici ve bir o kadar da sürükleyici bir eser. Kitabı okurken Hint Mitolojisini de araştırma isteği uyandı Mitolojik unsurlar üzerine durulmuş kurgular olabildiğince dinsel özellik gösterse de daha çok Felsefi bir eser. Keyifli okumalar
520 syf.
·Beğendi·8/10
Mary Stuart tarihe en çok konu olan kadınlardan biri. Ünvan olarak esasında İskoç Kraliçesi fakat küçük yaşta Fransa Kralı II. François ile evlenmesi ona bir dönem Fransa Kraliçesi ünvanı da kazandırdı. Tarihe bu kadar çok konu olmasının sebebi ise kocasının ölümü ve dönemin İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in suikastine onay vermek ile suçlanması. Bu merak uyandıran kadının hayat öyküsününü onlarca yazar ve yönetmenden sonra bir de Stefan Zweig ele alıyor.
Bir biyografi olması sebebiyle eserin sonunu zaten okumaya başlarken biliyorsunuz, Mary Stuart ile ilgili bilgi sahibi değilseniz bile Zweig olay zinciri ilerlerken sık sık bahsediyor size ileride olacaklardan. Buna rağmen ilgiyi hep canlı tutacak biçimde kurgulanan bir romanmış gibi okuyorsunuz biyografiyi. Heyecan hiç sona ermiyor. Bunda Mary Stuart'ın entrikalarla, suikastlerle, aşkla dolu ve hayret uyandıran hayatının yanı sıra Zweig'ın da rolü büyük. "Belgelerden çok sezgiye dayanan" bir biyografi anlayışı olmasına rağmen tespitlerini okuyunca siz de yazara katılmadan edemiyorsunuz. Yazar kimliğinin yanı sıra iyi bir insan sarrafı olduğunu da keşfediyorsunuz bu kitap ile.
Bu 520 sayfalık biyografinin pek de kısa bir yaşam öyküsü tahlili olduğunu söylemeyeceğim fakat Mary Stuart'ın bu enteresan hayatını okurken nasıl bittiğini anlayamayacağınızı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yadigar Eğit
Tam adı:
Prof. Yadigar Eğit
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1951
1951 yılında İstanbul’da doğdu. Yüksek öğrenimini Ruhr Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde tamamladı. Doktorasını dilbilim alanında yaptı. Dilbilim ve Çeviribilim uzmanı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi. Hugo Loetscher’in İsviçre’nin Keşfi, Heinrich Böll’ün Solgun Köpek ve Melek Sustu, Thomas Mann’ın Buddenbrooklar (Kasım Eğit’le birlikte) adlı yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 496 okur okudu.
  • 32 okur okuyor.
  • 921 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.