Zehra, sevmek ve kendini sevdirmek ihtiyacıyla doğmuş bir çocuktu. Küçükken kedi yavruları gibi sokulgandı. Bir saniye gülümseyerek yüzüne bakmak, hafifçe başını okşamak onu esir etmeye kâfi gelirdi. Fakat bu istidat pek çabuk sönmüştü. Onu Darülmuallimatta çok çalışkan, çok vakur fakat haşin, soğuk bir çocuk olarak tanımışlardı. Kimse onunla yakından arkadaş olamamıştı. Hiçbir dost ve arkadaş gözüyle karşılaşmayan kara gözleri, ruhunun zilletini ve acılarını büyük bir sır gibi saklamıştı.
Bu kitabın ilkini geçen sene okumuştum. Şimdi ikincisini de okumak nasip oldu. Yazarın kendi hayatını anlattığı bu seriyi okurken içim ısınıyor, hayallerim tekrar gün yüzüne çıkıyor ve ben onlara sarılıyorum. Yine insanların ön yargı ile yaklaştığı kitaplardan biri, oysaki içinden çıkarılabilecek güzel mesajlar varken sırf içeriğinde Kore'ye dair şeyler var diye yüz buruşturanları görüyorum. İnsanların Kore'ye ve Korelilere olan ön yargısını hiç anlamadım zaten. Bazı düşünceler bize ait değil aslında, sadece birileri öyle diyor diye insanlar da öyle hissediyor, daha doğrusu hissettiğini zannediyor. Derin mevzu şimdi, en iyisi konudan sapmayayım.
Bu kitap da beni gülümseten hatta yer yer sesli güldüren, çiçek gibi bir kitap. Yazarı da öyle. Üçüncüsü de çıkacakmış. Duygu Didem ve Dongho'nun masalsı ama gerçek hikayesinin devamını merakla bekliyorum.