UMAY ANANIN ÇIRPINIŞLARI VE YAĞMUR : TÜRK MİTOLOJİSİ
İnsan yaratılışı gereği kendisine verilmiş bir çevreden düzenli bir dünya kurmaya yetenekli tek yaratıktır. Zekasıyla çevresini değiştirir ve onu gözlemler. Bu bakımdan çevreyi oluşturan her fenomen ve evrende teşkileden her olay, onu derinden etkilemiş ve dikkatini çekmiştir. Kendi deney ve gözlemleriyle insanlar, suyun hayatın devam edebilmesi için zorunlu olduğunun şuuruna varınca, bunu inanç ve düşüncelerinde de canlandırmaya, efsaneler halinde ifade etmeye başlamışlardır. Kısacası su hayattır diyerek var oluşu ona bağlamışlardır. Bu yüzden su kavramı üzerinde birtakım mitolojik özellikler atfetmiş, suya olağanüstü bir değer vermişlerdir. Hemen tüm eski kültürler ve dinlerde su, yaşamın evrensel sembolü olarak görülmüş, su kaynakları eski insanlar tarafından kutsal yerler ilan edilmiş, ırmaklar, nehirler, göller ve denizler tanrıların yaşadığı özel alanlar olarak görülmüşlerdir.
Türklerde suyun kutsallığına ve varoluşun temel maddesi oluğuna inanılırdı. Su ve deniz kültünü inceleyebilmek için mitlere gitmek gereklidir. Altay Yaratılış Destanı’nda “deniz” şu şekilde geçmektedir. “Yerin yer olduğunda, denizlerle kaplıydı her yer, Ne gök vardı, ne de ay, ne güneş, ne de bir yer. Tanrı uçar dururdu, insanoğluysa tekti, O da uçar, dururdu, sanki Tanrıyla eşti. Uçar, hep uçarlardı, yer yoktu konmazlardı.” Anlatıda görüldüğü denizler tanrı tarafından yaratılan değil her zaman var olandı. Yaratılış tanrı tarafından gerçekleştirilse de, tanrının evreni var etmesi için suya ve denizlere ihtiyacı vardı. Her ne kadar Türkler denizle pek fazla haşır neşir olmasalar da kendi gözlemleriyle denizlerin ekolojik düzen içinde çok büyük öneme sahip olduğunu anlamış ve denizleri yaradılışın ve varoluşun temel değeri olarak