Rus edebiyatındaki ahlaki direnişin ilk ve en dokunaklı tezahürü "küçük insan" temasıdır. Suç ve Ceza ise, Batı'nın "Tanrı öldü" felsefesinin edebi bir provası, bir tür laboratuvar deneyi idi. Özellikle Raskolnikov'un direnişi, Nietzsche'nin "üstinsan" kavramında olduğu gibi, "olağanüstü" olduğunu kanıtlama çabasıyla başlar. Raskolnikov, olağanüstü insanların sıradan ahlak kurallarına bağlı olmadığını, amaçları uğruna büyük fikirler için aşamayacakları engel olmadığını düşünür. Bu, Nietzsche'nin sürü ahlakını aşma fikrinin farklı bir yorumudur.
Ancak burada kritik nokta, Raskolnikov'un bir "üstinsan" olamayışıdır. Zira işlediği cinayetten sonra yaşadığı pişmanlık, vicdan azabı ve fiziksel hastalık, onun Nietzsche'nin küçümsediği "zayıf ve hasta" insan olduğunu gösterir.
Aydınlanma Çağı'ndan itibaren Batı edebiyatı ve felsefesi, rasyonaliteyi merkeze almıştır. Descartes'in "Düşünüyorum, öyleyse varım" sözü Batı felsefesinin özü olmuştur. Dostoyevski ise buna şiddetle karşı çıkar. Raskolnikov mükemmel bir "rasyonel" plan yapar: Aklıyla, mantığıyla ve "üstün insan" teorisiyle cinayeti meşrulaştırır. Ancak roman boyunca gördüğümüz şey, aklın iflasıdır. Raskolnikov'u yıkan, düşünceleri değil; hissettikleri, çektiği acı, fiziksel bulantıları ve içgüdüsel vicdan azabıdır. Raskolnikov bize "Düşünüyorum, öyleyse varım" felsefesinin yetersiz olduğunu gösterir. Onun yerine, "Acı çekiyorum, öyleyse varım" der adeta.
Batı felsefesinde bireyin iç dünyası, tutkuları ve toplumdan izole olmuş bir kahramanı vardır. Her birey, kendi hayatının tanrısı olarak tasvir edilir. Raskolnikov tam da bu izole, kendine yeterli "birey" olma arzusuyla hareket eder. Ancak bu onu mahveder. Bu bağlamda Sonya'nın rolü çok kritiktir. Raskolnikov'un kurtuluşu, tam da onun "sürü ahlakını aşma"