Tahta sıranın kenarında duran o cümle… “Şampiyonluk gibisin ama ben Fenerbahçeliyim.” Bir yandan kahkaha attıran, bir yandan içe ince ince dokunan o tatlı imkânsızlık hissi. Çünkü Fenerbahçe’yi sevmek tam olarak böyle bir şeydir: Umutla dolu, coşkuyla taşan ama çoğu zaman kaderle alay eden bir sevda.Bu aşk, insanın içini hem ateş gibi yakar hem de inadına gülümsetir. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar “yaklaştık ama olmadı” cümleleri birikirse biriksin, yine de tribünde aynı coşkuyla bağırdırır insanı. Fenerbahçeli olmak, imkânsızı bile seve seve göğüslemek; “biz böyle seviyoruz” demektir.O cümledeki imkânsızlık da aslında bir yenilgi değil; tam tersine Fenerbahçe sevdasının en gerçek hâlidir. Çünkü biz, en umutsuz anda bile kalbimizde kocaman bir coşku taşırız. Şampiyonluk uzak olsa da sevdamız hep dibimizdedir.Kısacası, o yazı bir sitem değil; sarı-lacivertin kaderle dalga geçen gülüşüdür. Coşkunun içindeki o tanıdık imkânsızlık… tam Fenerbahçe’ye yakışan bir aşk hâlidir.
"Türkiye'de faşistler de her zaman devletin yanında olduklarını söylerlermiş. Ne zaman hak arayan grevci işçilere saldırsalar yahut hükümetlerin baskıcı politikalarını protesto eden gençlerin mitingini bassalar, polisler geldiğinde hemen onların yanında yer alır, "Biz bozgunculara, vatan hainlerine karşı devletimizi, bayrağımızı savunuyoruz" derlermiş. Demek ki faşistin Almanı da Türkü de aynıydı. insani hiçbir değerleri yoktu."
Ölmeden rahat birkaç yıl geçirelim dedik. Varımız yoğumuzla bir ev aldık. Peki, ne oldu? Türkü, Arabı, İranlısı, onlar da yetmezmiş gibi kendini sanatçı zanneden serseriler işgal etti.