Peki ya herkes kör olsa ve toplum diye bir yapı olmasa ne yapar insanlar? İşte tam da bunun cevabını yazar o kadar iyi bir şekilde betimlemiş ki hayran kalıyorsunuz. İnsanlar istediği şekilde özgürce kimseye hesap vermeden kendi otoritesini kurarak diğer körlerin mallarına el koyarak, çıkarcı sömürücü bir benlik ortaya koyuyorlar. Tam bir kaos ortamı görüyoruz kitapta. İnsanın kendi kendini yıkması kadar kötü bir şey yok. İkili ilişkiler sosyal ilişkiler meşrutiyet ilişkileri yani kısaca tüm ilişkiler gerçek benliklerini ortaya koyuyor. Birbirini seviyor diye gözüken eşler körlük halinde birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Hatta bir anne çocuk ilişkisi anne çocuktan ayrı düşüyor. Tam bir kıyamet kaosu tablosu. Fakat bir eş var ki bunların içinde kocasından hiçbir zaman vazgeçmiyor. Körler arasında tek gören kadın. Asıl metafor bu bence. Görüyor olmasının sebebi kocası için fedakârlık yapması, diğerlerine yardım etmesi ve iyi bir kadın olması. Asıl görmek bu işte. Kitabın sonunda zaten iyiler ve kötüler ayrışıyor. Artık herkes görmeye başlıyor. Ama asıl önemli olan fiziksel körlük müydü? Yoksa insanın gerçekleri gözüyle bile görememesi miydi? Fiziksel körlük karanlık, gerçekleri görememe körlüğü ise aydınlık bir körlük. Fiziksel körlüğün tedavisi yoktur. Yani kalıcı olarak doğuştan görmeyen ameliyat olamayan bir kişinin tedavisi yoktur. Ama aydınlık körlüğün bir tedavisi var mıdır? Yazar işte tam da bu yüzden kitabında sonunda gözlerini yeniden açtırıyor. Aslında insanlara bir şans veriyor. Körken yaptıklarını gözleri açıkken de yapacaklar mı? Orasını da bizim gibi okurlara bırakıyor. Böyle bir dünya mümkün mü değil mi? İnsanoğlu kendini böyle bir kıyamette yönetebilir mi sağlıklı bir şekilde? İşte tam da yönetmemesi için yazdığını düşünüyorum bu yazarın.
Pandemi sürecinde