Eser, küçük bir kasabada geçiyor ve yoksul bir inci dalgıcı olan Kino ve karısı Juana'nın hikâyesini anlatıyor. Oğulları, bir akrep tarafından sokulduğunda, çift onu doktora götürmek ister ancak paraları olmadığı için doktor yardım etmeyi reddeder. Bu çaresizlik onları denize sürükler ve denizin kalbinden devasa bir inci çıkarırlar. O kadar büyük, o kadar parlaktır ki sanki kaderin ta kendisidir.
Ama bazen hayat, parlayan şeyleri bir ödül gibi sunmaz. O inci sadece bir servet değil; açgözlülüğün, kıskançlığın, korkunun, hırsın ve ihanetin de davetiyesidir. İnsanlar değişir. Bakışlar farklılaşır. Kalpler karışır. Ve o ailenin elinde tuttuğu şey, artık sadece bir inci değil, ağır bir yük, yakıcı bir gerçektir.
Bu kısa romanında aslında çok uzun bir iç yolculuğa çıkarıyor bizi. Sahip olma arzusu büyüdükçe, insanın içinde neyin küçüldüğünü gösteriyor. Bazen bir umudun peşine düşersin ama o umut seni aydınlığa değil, kendi karanlığına götürür. Çünkü herkes her şeyi taşıyamaz. Ve bazen en büyük felaket, en çok beklediğin yerden gelir. İnci, hem bir ailenin yitip giden umudu hem de toplumun yüzleşmekten kaçtığı çirkinliklerin aynası. Kısa ama insanın içine işleyen, okudukça düşündüren, bitince bir süre susup bakakalmanı sağlayan o türden kitaplardan biri...