Hayat, tek bir olayı ele alarak değerlendirilemeyecek kadar karmaşık ve kapsamlıydı. Sevdiğiniz işi yaparken mutsuz olabilir, sevmediğiniz işi yaparken önünüze çıkan başka bir fırsatla mutsuzluğu yenebilirdiniz. Yaşam çözümü zor ve çok yönlüydü. İş, yaşamın merkezinde epey önemli bir rol oynasa da, yaşamın içindeki mutluluk ve mutsuzluktan sorumlu değildi.
insan neden yazma mecburiyeti duyar? başkalarının isteklerine rağmen neden kendini ayrı tutar, üzerine bir koza örer, yalnızlığa dalar? Virginia Woolf’un odası vardı. Proust’un kapalı pencereleri. Marguerite Duras’ın sessiz evi. Dylan Thomas’ın mütevazı kulübesi. hepsi de kelimelerle dolacak bir boşluk peşinde. bakir topraklara nüfuz edecek, sahipsiz şifreleri kıracak, sonsuz olanı ifade edecek kelimelerle. Lolita’yı, Sevgili’yi, Çiçeklerin Meryem Anası’nı oluşturan kelimelerle.
neden yazıyorum? parmağım, bir pikap iğnesi misali, boş havada izini sürüyor bu sorunun. gençliğimden beri var olan, eğlenceyi, dostları ve aşk vadisini terk ettiren, kelimelerle kuşanmış bir muamma, dışarıdan gelen ritim. neden yazıyoruz? hep bir ağızdan haykırıyor koro. Çünkü öylece yaşayıp gidemeyiz.
imkânsız olan hüküm sürüyordu zihninin şiirinde. hiç kimsenin yapamadığını yapmak, uzamı yeni baştan keşfetmek, insanların gözyaşlarına boğulmasına sebep olmak