Prokopius'un Bizans'ın Gizli Tarihi kitabını büyük bir merakla okumaya başladım. Sonuçta elimde, Justinianus dönemini sarayın içinden gözlemlemiş birinin anlattıkları vardı. İlk sayfalarda Belisarius'un seferleri ve Theodora'nın yükselişi gerçekten büyüleyiciydi.
Ama bir noktadan sonra kitabı yarım bıraktım.
Sebebi tarih değil, Prokopius'un kendisiydi. Justinianus'a, Theodora'ya ve Antonina'ya duyduğu öfke öylesine yoğun ki, anlatılan olaylardan çok anlatıcının hıncı öne çıkmaya başladı. Bir süre sonra tarih okumaktan ziyade, hiç dinmeyen bir şikâyeti dinliyormuş gibi hissettim.
Sanırım kırılma noktam, Prokopius'un Justinianus'u neredeyse insan olmaktan çıkarıp şeytani bir varlık gibi tasvir ettiği bölümdü. O ana kadar "Acaba ne kadarı gerçek, ne kadarı abartı?" diye düşünüyordum. Ama o satırlarda, Justinianus'u anlamaktan çok Prokopius'un öfkesini okumaya başladığımı fark ettim.
Yine de bu durum kitabı değersiz kılmıyor. Aksine, Bizans'ın Gizli Tarihi bana tarihçilerin de insan olduğunu hatırlattı. Onlar da hayal kırıklığına uğrayabiliyor, öfkelenebiliyor ve yaşadıkları dönemi kendi duygularının süzgecinden geçirerek anlatabiliyorlar.
Belki birgün geri dönerim. Ama şimdilik Prokopius'la aynı masada daha fazla oturmak istemedim.
Bu kitap ve "Ülkenin Sonuna" kitabını yorumlarından habersiz okuma listeme almıştım. Esas sebebim sitedeki önceki incelemelerde de dikkat çekildiği üzere yazarın kimliği ve görüşlerini, deneyimlerini merak etmemdi.
Artı ve eksiler listesi yapmak istiyorum. Stand up gösterisi izlemeye bayılırım, kitap iki saatlik bir gösteri formatında ilerliyor ve bu gerçekten okumayı enteresan kılıyor. Başta hiçbir bölüme ayrılmaması korkutmuştu ve nerede mola vereceğime karar veremiyordum ama sonra alıştım. Yine de pek normal stand up'lara benzemiyor yazar hiç gösteri izlememiş mi dediğim de oldu. Bu şovları beğenip beğenmemeniz okuma deneyiminizi etkilemeyecektir.
Kitabı kafamda üç bölüme ayırdım. Ve bunlardan en yoğunu tabii ki son parçaydı. Gereğinden fazla uzatıldığını hissettim bu kısım belki de biraz ayarlabilirdi. Ne yazık ki elim bir türlü kitaba gitmedi, iki yüz sayfalık kısa bir kitabı bitirmem günlerimi aldı.
İçerisindeki şakalar vb. derken kültüre dair birçok bilgi edindim, bu kesinlikle çok hoştu. Okuduğum için pişman değilim. Fakat booker ödülünü nasıl almış onu da çok anlamış değilim.
Dava, belli bir olay örgüsü barındırmamasına rağmen Kafka'nın modern dünyayı, otoriteyi ve insanın varoluşsal suçluluğunu sorguladığı/sorgulattığı bir başyapıt. İncelemem biraz uzun olabilir çünkü yoğun bir içerikle ilgili yazıyorum.
Kitabın arka kapağında bu eserin distopik bir evrendeki hukuk sistemini anlattığı yazıyordu. Kitabı okudukça, aslında son derece realitenin içinden geçen bir roman olduğunu fark ettim.
Kitap, Kafka'nın âdeti olduğu üzere "bir sabah aniden" gelişen bir olayla başlar. İki memur, karakterimiz Josef K.nın evine gelirler ve ona artık "tutuklu" olduğunu söylerler. Fakat K., suçunun ne olduğunu asla öğrenemez. Neyle suçlandığını, ne yapması gerektiğini hiç bilmeden bir girdabın içine çekilir. Burada garip olan şudur ki, Josef K. tutukludur ancak yine günlük yaşamına devam etmesine izin verilir yani görünürde bir değişiklik yoktur. İşe gider, evine döner, hayatını temelli değiştiren bir unsur değildir tutukluluğu. Fakat tüm sayfalarda görünmez bir otoritenin gücü dolaşmaya devam eder. Düşünün ki suç yok, suçluluk hissi var. Hangi suçtan yargılandığını K. başta olmak üzere kimsenin bilmediği, sürecin nasıl işleneceği konusunda herkesin bir fikir sahibi olduğu fakat kimsenin hiçbir şeyi düzgünce bilmediği bir ortamda, suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan ve bu düzlemde kendisine yabancılaşan karakterimize bizler de eşlik ediyoruz.
Kitap ilerledikçe bizler asla bu hukuk sistemi içerisinde 'tam bir aklanma'nın da mümkün olmadığını öğreniyoruz. Yani kişi ne kadar suçsuz olursa olsun, dava bir kere başladı mı artık paçasını asla tamamen kurtaramayacaktır. Kendini kurtarmak için uğraştıkça hukuk sistemine köle olacak, uğraşmadığı takdirde de ezilip gidecektir.
En kötü sonuç bile belirsizlikten iyidir diyen bir yazar vardı, bu söz örgüde çok sık geldi
Mehmed Rauf’un Türk edebiyatına kazandırdığı ve ilk psikolojik roman olma özelliği taşıyan Eylül’ü nihayet bitirdim. Kitap, hareketli bir olay örgüsünden ziyade, insan ruhunun derinliklerine, çıkmazlarına ve hislerin ağırlığına odaklanan muazzam bir analiz sunuyor.
Roman; Suat, Süreyya ve Necip üçgeninde gelişen, ancak bildiğimiz "yasak aşk" kalıplarının çok ötesine geçen bir hikayeyi anlatıyor. Süreyya’nın monotonluğundan ve hayat karşısındaki çocuksu heyecanlarından bunalan Suat ile onun tam zıttı bir derinliğe sahip olan Necip arasındaki çekim, kitabın merkezini oluşturuyor.
Ancak bu aşk, eylemlerle değil; bakışlarla, susuşlarla, müzikle ve içsel hesaplaşmalarla yaşanıyor. Mehmed Rauf, karakterlerin vicdan azaplarını ve toplumsal baskılar altındaki ezilişlerini o kadar başarılı aktarıyor ki, okuyucu olarak kendinizi bir aşk hikayesinden ziyade bir "bunalım ve sadakat" sorgulamasının içinde buluyorsunuz.
Benim romanda asıl beklediğim ve iz sürdüğüm şey; bakışlarda saklanan o yoğun hislerin ne zaman ortaya çıkacağı ve ne zaman iki insanın "ortak derdi" haline geleceğiydi. O yüzden çok severek ve huşu içinde okudum hiç bir olay örgüsü beklemeden . Kesinlikle tavsiyemdir.
Özdemir Asaf'ın sağlığında yayımladığı yedi ayrı şiir kitabını tek bir ciltte bir araya getiriyor Çiçek Senfonisi.
418 şiirin yer aldığı kitabın en dikkat çekici yönü, Asaf'ın kelime tasarrufuna dayanan, az sözle çok şey anlatmayı başaran özgün üslubu.
Son derece sade, düz ve anlaşılır bir dil tercih etmiştir ve bu sadelik kitabın geniş kitlelerce sevilmesinin başlıca nedenlerinden biridir. Bu yalınlığın ardında ise rastgele bir duygusallıktan ziyade akılla kontrol edilmiş, matematiksel bir kurguya sahip, yoğun bir zekâ oyunu yatar.
Eserde aşk, ölüm, zaman, toplumla hesaplaşma, varoluş ve özellikle yalnızlık temaları baş köşede yer alır.
Çiçek Senfonisi, bir çırpıda okunup bitirilecek bir eserden ziyade; sindirerek, üzerinde düşünerek ve her bir şiirin kelime oyunlarındaki felsefi tadı damıtarak okunması gereken büyüleyici bir şiir bahçesidir.
Okumak iptiladır, müptelalara selam olsun!
Çiçek SenfonisiÖzdemir Asaf · Yapı Kredi Yayınları · 20229,4bin okunma
Jean-Jacques Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üzerine Deneme adlı eseri, yalnızca dilin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan bir çalışma değil; aynı zamanda insanın duygusal ve toplumsal gelişimine dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.
Rousseau’nun en dikkat çekici iddiası, dilin ihtiyaçlardan değil duygulardan doğduğu düşüncesi. Ona göre insanlar önce sevgilerini, korkularını, tutkularını ve özlemlerini ifade etmek istemiş, iletişim kurma zorunluluğu ise daha sonra gelmiştir. Bu yaklaşım, dili yalnızca bir araç olarak gören anlayışın karşısına oldukça özgün bir bakış açısı çıkarıyor.
Eser günümüz dilbilim çalışmalarının yöntemlerinden uzak olsa da, ortaya koyduğu fikirler bakımından hâlâ düşündürücü. Özellikle dil, müzik ve duygu arasındaki ilişkiye dair yorumları metni farklı kılan yönlerden biri. Rousseau’nun insan doğasına ve uygarlığın insan üzerindeki etkilerine ilişkin görüşleri de kitap boyunca hissediliyor.
Bu eserden kesin cevaplar bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir; çünkü Rousseau’nun amacı bilimsel kanıtlar sunmaktan çok okuyucuyu düşünmeye sevk etmek. Benim için kitabın en değerli yanı da buydu. Dilin kökeni sorusundan yola çıkarak insanın kim olduğuna dair daha büyük sorular sorduran, kısa ama yoğun bir metin.
Felsefe, dil ve insan doğası üzerine düşünmeyi sevenlere tavsiye ederim.