​"İnsan bir sanat eseridir. İnsanca yaşamak ise bir sanattır." 🎭 ​Toplum psikolojisi, vicdan, ahlak ve bizi biz yapan milli kültürün izinde bir başucu kitabı: Kültürel Yokoluş - Muhammet Ustaoğlu ​Modern dünyanın getirdiği yozlaşmaya karşı durmak ve anlamlı bir varoluşun kapısını aralamak isteyen tüm kitapseverleri sayfama ve kitabımı incelemeye bekliyorum. ​#KültürelYokoluş #MuhammetUstaoğlu #İnsancaYaşamak #KitapÖnerisi #OkumaListesi #1000Kitap Kültürel Yokoluş
1000Kitap
VAROLUŞ-YOKOLUŞ RİTMİNDE III. KAVRAM: "OLUŞ"...
(...) Var olmak statik değil dinamik, sabit değil hareketlidir ve daima "imkânlara" açılmıştır. Varlık keyfiyetimizin "oluş" içinde imkâna açılması, hâlihazırdaki durumumuzun (olanın), geleceği (olunacak olanı) henüz göstermeyişidir. Oluş, zamanın "bir varlık - bir yokluk" temposu içindeki geçiş ve ritmidir. Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki, bu sürekli inkılâplar dizisi (her ân yok olup yeniden var olma) bize her şeyi kesintisiz var ve sürekli gösterir; işte bu süreklilik algısı içinde "oluş" gerçeğe dönüşür. Varlıkla yokluğun bu geçişinde "oluş" daima bu iki kavramın arasında yer alan zorunlu üçüncü kavramdır. -REHA KANSU, "İbda Diyalektiğinde Varlık ve Oluş Kavramları" -Varlık ve Oluşun Birbirini Gerektirmesi-, besincidevre.org, 5 Haziran 2026-
İBDA Diyalektiği
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
"Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek,Küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek,sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm, Josef Stalin
Alıntı
Yaratılış Öyküleei
İnsanlar nereden geliyor? Dünyanın oluşumu nasıl başladı? Bitkiler ve hayvanlar nereden geliyor? İnsanların binlerce yıldır üzerinde düşündüğü bu soruların yanıtları geleneksel öyküler biçimindedir. Bu öykülerin bazıları dünyayı ve insanlar da dahil içindeki her şeyi yaratan bir tanrıdan söz eder. Başka öykülerde tanrıların sayısı birden fazladır, bunların her Evrim biri farklı şeyler yapmış, sonra da dünyayı ellerinde tutmak için büyük savaşlara girişmiştir. Ne var ki, bu öykülerin hepsinde dünyanın yaratıldığı öne sürülmez. Bazıları dünyanın, hiçbir yaratıcı olmadan, hiçlikten ya da kaostan ortaya çıktığını anlatır. Budizme göre bir başlangıç yoktur; evren sürekli olarak varoluş ve yokoluş döngülerinden geçmektedir. Öykülerin hepsi birbirinden farklıdır ama hepsi de hayatın belirli yönlerini açıklamaya çalışır. Bazıları insanların neden hasta olup öldüğünü ya da neden gece ve gündüz olduğunu açıklar. Canlılarla ilgili küçük ayrıntıları, sözgelimi yılanların neden ayakları olmadığını da açıklayabilirler. Daha da önemlisi, bu öyküler pek çok kez, yaşamlarını yönlendirmeleri için insanlara kurallar ve ilkeler sunar. Erkeklerin ve kadınların nasıl farklı davranmaları gerektiği ya da insanların çevrelerindeki hayvanlara ve bitkilere nasıl davranmaları gerektiği konusunda bazı şeyler söyleyebilirler. Pek çok din adamı bu öyküleri, Dünya'da yaşamın nasıl oluştuğuna ilişkin somut bilgilerden çok, insanların nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin anlamlı dersler olarak kabul eder.
Evrim
Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı olan Simurg(Zümrüd-ü Anka), bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar, Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü, Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzeyen bir masal kuşu olan Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için "istek, aşk, marifet, istiğna, birlik, hayret ve yokoluş adları verilen yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar düşenler...Yolculuktan vazgeçenler... ölenler olmuş. Önce bülbül geri dönmüş; güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş -oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış-, kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş, yıkıntılanı özlemiş... balıkçıl kuşu bataklığını... Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Nihayet yüzlerce kuştan ancak "otuz kuş" bu vadileri aşabilmiş. Kaf Dağı’na varan "otuz kuş" önlerine konan kağıt parçasını okuduklarında yaptıkları tüm yolculuğun bu kağıtta yazılı olduğunu görüp şasırmış, Simurg'tan gelen sesi dinlemisler: "Siz buraya "otuz kuş" geldiniz, "otuz kuş" göründünüz. Daha fazla yahut daha eksik gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Burası bir aynadır. Kuşlar, Simurg'u görmek için aynaya baktıklarında kendilerini görmüşler. Öğrenmişler ki "Simurg", "Otuz
“Bir kültürü yok etmek için kitapları yakmanıza gerek yok. İnsanların onları okumayı bırakmasını sağlamanız yeterli.” - Ray Bradbury
Edebiyat