Hakikate giden yol, ezberden değil; tefekkürden geçer.
Düşünmek çok nadir rastlanan bir mucizedir. Çoğu insan sadece tekrar eder.
Hakikatin kapısı, başkalarının kurduğu cümleleri yankılamaktan değil, bizzat o kapıyı kendi idrakinle çalmaktan açılır. Bir şeyi sadece söylemek ile onu hayatın mayasına katmak arasındaki mesafe, "ezber" ile "tefekkür" arasındaki uçurum kadardır.
Çoğunluğun konforlu limanı olan tekrara teslim olmak, varoluşun o keskin ve sarsıcı gerçeğini ıskalamak demektir.
Oysa tefekkür, insanın kendi zihninde bir keşfe çıkması, mevcut kalıpları yıkıp yerine kendi hakikatini inşa etmesidir.
Bu süreç cesaret ister; çünkü insan, başkalarının rehberliğinden vazgeçip kendi içsel pusulasıyla baş başa kaldığı o sessizlikte, bazen korkutucu ama bir o kadar da özgürleştirici bir ıssızlıkla yüzleşir.
Gerçek bir mucize olan o "düşünme" eylemi; bir bilgiyi alıp zihnin dehlizlerinde öğütmek, onu tecrübeyle harmanlamak ve sonunda bir "duruşa" dönüştürmektir.
Sadece tekrar eden bir zihin, aynadaki aksini bile başkalarının gözüyle değerlendirir; tefekkür eden zihin ise aynayı kırıp hakikatin kendisine bakar.
Bu yolda ilerleyenler için, zihin bir depo değil, bir ocaktır; o ocakta sürekli yanması gereken ise sadece kendi hakikat ateşin olmalıdır.
Söylediğiniz gibi, zihin o ocakta "ezber ateşi" değil, ancak hakikatin kendi çırasını yakarsa anlam kazanır. Başkalarının közüyle ısınmaya çalışmak, insanın kendi manevi kışını asla bitiremez.
___ /Güven Taşdemir