Tasarım yaparken bazen hiç hesapta olmayan şeylerle karşılaşıyorum. İşte Alev Ebüzziya da böyle hayatıma girdi. Önce yaptığı işlere baktım, sonra kim olduğuna, nasıl ürettiğine, dünyaya nasıl baktığına… Derken İki Satır, İki Satırdır kitabına denk geldim. İlk fırsatta alıp okudum ve işte orada Edip Cansever’le karşılaştım.
Şiirlerinden zaten bildiğimiz o derin, hüzünlü ama hep anlam dolu dili, bu kez mektuplarda kendini gösteriyordu. Cansever, Alev Ebüzziya’ya yazdığı bu mektuplarda, sanki hayatın tam içinden konuşuyor. Günlük dertlerden, üretme sancılarından, umutlardan ve umutsuzluklardan… Bilinçli bir karamsarlık var onda; hani şu hayata sırt çevirmeyen ama hep biraz hüzünle bakan türden.
Bazı satırları ise, Cansever’in yazma eylemine, hatta hayata nasıl baktığını daha da derinleştiriyor:
“Kimi mektuplarımda cümleleri, gereğince anlayamadığını yazıyorsun. Böylesi sorularını cevaplamama imkân yok. Nedeni şu: Mektupların da bir havası var elbette; her biri, çeşitli durumların ürünü. Ve bu mektupların içindeki cümleler, o mektuplardan koparıldı mı, anlamını değiştiriveriyor çoğu zaman. Tamam mı Alev reis? Ve birtakım şeyler var ki, çözümü güç bilmeceler gibi; yalnız bir tek insanı karşılayabiliyor. Bırak, Edip de, bir iki cümleyi kendine yazsın mektuplarında.”
Bunu okuduğumda, Cansever’in yazının doğasına dair söyledikleri üzerine uzun uzun düşündüm. Bazen bir cümle, onu yazıldığı anın, o an hissedilen duyguların içinden çıkardığımızda eksik kalıyor. Belki de bazı kelimeleri sadece yazan kişi, sadece yazıldığı kişi gerçekten anlayabilir. Ama yine de, o satırlar bizlere ulaştığında, kendimizden bir şeyler bulmaktan vazgeçemiyoruz.
En çok da şu cümle kaldı bende: “Ben bir gün yazmazsam, o gün yaşamamışım sayarım kendimi.”
Sanat bazen böyle yollar açıyor insana. Bir