Nar Ağacı, tarih boyunca savaşların, göçlerin ve kaderin şekillendirdiği bir coğrafyada hayat bulan çok katmanlı bir roman. Balkan Savaşları’nın gölgesinden I. Dünya Savaşı’nın kasvetine uzanan hikâye, sadece bir aşk öyküsü değil; farklı şehirlerin, kültürlerin ve insanların birbirine dokunuşunu gözler önüne seriyor. Tebriz’in renkli sokakları, Bakü’nün limanlı kenti, Tiflis’in köprüleri ve Trabzon’un Karadeniz kıyıları, romanın ruhunu taşıyan karakterler gibi akıyor; her şehir kendi hafızasını ve geçmişin izlerini anlatıyor.
Settarhan ve Zehra’nın hayatları, birbirine yaklaşan iki nehir gibi; biri taşkın ve coşkulu, diğeri dingin ve sabırlı. Settarhan’ın Tebriz ve Taht-I Süleyman’daki doğumu, aile gelenekleri ve toplumsal beklentilerle biçimlenmiş hayatı, Zehra’nın Trabzon’daki savaş sonrası yalnızlığı ve kayıplarıyla kesişiyor. Aşk, bağlılık ve idealler, tarihsel kırılmaların içinde birer sınav gibi kendini gösteriyor.
Romanda beni büyüleyen şey, Batı perspektifinden bakarak, sık sık gözden kaçırdığım Doğu coğrafyasının ve kültürlerinin kendi diliyle, kendi ritmiyle anlatılmasında yatıyor. Göçler ve zorunlu yer değiştirmeler, karakterlerin seçimlerini ve duygularını belirlerken, coğrafyanın kendine özgü temposu ve ruhu okuyucuya doğrudan geçiyor. Tebriz’in eski hanları, Bakü’nün liman dokusu, Tiflis’in köprüleri, Trabzon’un sahil şeridi; sadece mekân değil, karakterlerin iç dünyasının ve geçmişin yankısının birer yansıması.
Bir başka ustalık unsuru, yazarın fotoğraflara bakarak geçmişe yaptığı yolculuk. Her bir eski fotoğraf, kendi zamanını taşırken, romanın okuyucusunu o döneme, o mekâna ustalıkla götürüyor. Settarhan’ın ve Zehra’nın hayatına eşlik ederken, fotoğrafların sessiz tanıklığı sayesinde tarih, yalnızca anlatılan bir olgu değil; hissedilen bir deneyime