Zülfü Livaneli’nin Balıkçı ve Oğlu romanı, ilk bakışta küçük bir Ege kasabasındaki bir ailenin dramını anlatıyor gibi görünse de, ilerledikçe bu hikâye insanlığın ortak acısına dönüşüyor. Mustafa ve Mesude’nin kaybettikleri oğulları Deniz, adeta hem isim hem kader olarak denizle bütünleşiyor; “deniz gibi deniz alıyor oğullarını.” Ancak bu kaybın ardından hayat, onlara beklenmedik bir mucize sunuyor — denizin kıyısına vuran bir başka çocuk, bu kez suların getirdiği bir “oğul.” Bu noktadan sonra roman, sadece bir yas hikâyesi olmaktan çıkıyor ve bir mülteci gerçeğine dönüşüyor.
Livaneli, hikâyeyi bir evin içinden alıp, sınırların ötesine, insanlığın vicdanına taşıyor. Çünkü Ege’nin sularında kaybolanlar sadece balıkçının oğlu değil; savaştan kaçan, umutla yola çıkan binlerce insanın hayatı da o sularda son buluyor. Bu geçiş, romanın en güçlü tarafı. Yazar, Mustafa ile Mesude’nin kişisel acısını evrensel bir sorgulamaya dönüştürüyor.
Kitabın kapağında yer alan cümle ise romanın ruhunu sade bir şekilde özetliyor: “Keşke insanlar da yunuslar kadar iyi olsaydı.” Bu dilek, hem naif hem yürek burkan bir sitem gibi. Çünkü deniz canlıları bile yaşamın dengesine, paylaşımına sadık kalırken; insanlar, korku, çıkar ve sınırlarla birbirinden uzaklaşıyor.
Romanın sonlarına doğru yer alan bir sorgulama bölümü ise beni en çok etkileyen yer oldu. Livaneli burada insanın iç dünyasını, ölüm karşısındaki çaresizliğini neredeyse bedensel bir duyum gibi anlatıyor:
“…Kendisini kayanın dibinde havasızlıktan çırpına çırpına kuyruğunu çarpa çarpa can veren balıklara benzetiyordu. İnsanı boğan su o canlıyı yaşatıyor, kendisini yaşatan hava o canlıyı boğuyordu. Anlaşılmaz bir şeydi bu.”
Bu satırlar, yaşamla ölüm arasındaki sınırın ne kadar ince, ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Livaneli’nin