Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, yalnızca tarihsel materyalizmin bir uygulaması değil, aynı zamanda uygarlık denen yapının en mahrem, en “doğal” görünen ilişkilerini bile acımasızca deşifre eden bir metindir. Bu kitap, insanlık tarihinin “doğal evrimi” anlatısını yerle bir eder; aileyi kutsal bir kurum değil, iktidar ilişkilerinin ilk laboratuvarı olarak sergiler. Engels’e göre aile, sevgiyle değil mülkiyetle kurulmuştur; özel mülkiyetin kurumsallaşmasıyla birlikte kadın üzerindeki tahakküm de kalıcı hale gelmiştir. Bu metin, evlilik kurumunu kutsal değil sınıfsal olarak tanımlar.
Engels, insanlık tarihine bir tarihçi gibi değil, bir cerrah gibi yaklaşır. Tarihin katmanlarını soyar ve her tabakada yeni bir tahakküm biçimi bulur. İlkel komünal toplumun ortaklaşalığı, özel mülkiyetin doğuşuyla yerini erkek egemen çekirdek aileye bırakır. Kadının toplumsal konumu, ekonomik üretimle doğrudan bağlantılıdır; mülkiyetin erkeklerde toplanmasıyla kadın, üretici olmaktan çıkar, yeniden üretimin hizmetkârına indirgenir. Aile böylece, sınıflı toplumun ilk minyatür modeline dönüşür. Erkeğin ailesi üzerindeki egemenliği, sınıf toplumunda burjuvanın proletarya üzerindeki tahakkümünü önceler. Kadının ezilmesi, sınıf mücadelesinden önce başlamıştır ama ondan bağımsız değildir.
Kitap boyunca Engels’in derdi tarih anlatmak değildir; tarihi yıkmaktır. Yazdığı her satırda tarihsel “normal”in nasıl üretildiğini ifşa eder. Bu metin, tarihin önceden çizilmiş bir rotada ilerlemediğini, sınıfsal çelişkilerin ve üretim ilişkilerinin tarihsel evrimi belirlediğini gösterir. Engels, devleti tarafsız bir düzenleyici değil, egemen sınıfın baskı aracı olarak tarifler. Devletin ortaya çıkışı, toplumsal uzlaşının değil, toplumsal bölünmenin bir sonucudur. Bu bağlamda