*Spoiler içerir*
Hakan Günday Malafa'da, bir kuyumcu merkezinde işlerin nasıl yürüdüğünü Kozan karakterinin ağzından anlatıyor. Kitabın kurgusu, mücevher satışı ve tezgahtarların ürünleri binbir çeşit "tezgah" kullanarak en yüksek fiyata satması ve daha dikkat çekicisi bu tezgahın turistler henüz kendi ülkelerindeyken başlaması üzerine oluşuyor ve bu kurguyu sektörün jargon diliyle yüklü bir şekilde anlatıyor. Yazar, "satan" kelimesinin İngilizce "Şeytan" anlamına geldiğini söyleyerek, kitaptaki tezgahtarlar hakkında fikir edinmemize bu kelime oyunuyla katkı sağlıyor. Zaman aralığı ise sadece bir gün. Bu bir gün içerisinde onlarca "tezgah" okuyoruz.
Kitabın kurgusu bu olsa da bence asıl gövde gösterisi tespitler üzerinden yapılıyor. Doğu-Batı kültürleri ve sosyal ilişkiler üzerine yaptığı tespitlerini içten içe hissetmeme ve aslında apaçık ortada olmasına rağmen, bu düşüncelerimi yazarın bir paragrafta özetlemesi beni etkiledi. Örneğin Avrupa'ya ilk giden Türkler hakkında yaptığı tespit dikkate değer;
"Avrupa’ya ilk giden Türklerin çoğu köylüydü ve herhangi bir kenti bile görmemişlerdi. Köyde at arabası kullanırken Avrupa’da Mercedes’e bindiler. Ama Mercedes’i de at arabası gibi kullandılar. Ancak onların çocukları, çevrelerine daha kolay uyum sağlayabildiler. Onların en büyük sorunuysa evlerinin Türkiye, sokağınsa Avrupa olmasıydı. Her Türk evi, Türk toprağı gibiydi."
Bir diğer beğendiğim tespit sosyal ilişkiler üzerine;
"Sizin en büyük sorununuz da bu. Bir rakı sofrasında dost olup, ertesi sabah birbirinizi bıçaklayabiliyorsunuz. İlk tanışmanızda yakınlaşıp, birbirinizi tanıdıkça uzaklaşıyorsunuz. Bizse tersini yapıyoruz. Uzaktan başlayıp ağır ağır yaklaşıyoruz. Dost olmamız uzun sürüyor ama dostluklarımız kalıcı oluyor."
Özetle, sadece kurgudan oluşmayan,