*Spoiler içerebilir*
Yazar hikayesini Çin’de uygulanan tek çocuk yasası üzerinden kurguluyor. Bayan Ming ise sanki bir protesto, bir başkaldırı gibi on çocuğu olduğunu belirten bir karakter. On çocuğunun hayali ya da gerçek olmasından daha önemli şeyler olduğunu kitapta ilerledikçe fark ettim.
Hikaye, Çin'e ticaret anlaşmaları yapmak üzere giden Fransız bir iş adamının, Bayan Ming'in çalıştığı otel tuvaletinin kapısında tesadüf eseri tanışmasıyla başlıyor. Bayan Ming, on çocuğunu Konfüçyüs öğretileri ile bezeli hikayelerle anlattıkça, Fransız iş adamı iç dünyasında değişim yaşıyor.
Çin’in ekonomi politikalarından kaynaklı olarak kapitalizmin, keskin bir şekilde şehri ve toplumu nasıl değiştirdiğinden de bahsediyor yazar. Fabrikalarda birbirlerinden ayırt edilemeyen işçileri ve bu işçilerin birbirlerinden ayırt edilemeyen oyuncak bebekler imal ettiğini okuyoruz. Fransız iş adamı bu oyuncakları ayırt edici hale getirenin, oyuncaklara sevgi ve bir hikaye veren çocuklar olduğunu söylüyor. İnsanlar için de aynı şeyin geçerli olduğunu düşünüyorum. Bizi de ayırt edici kılan imgelem yeteneğimiz, sevdiklerimiz ve peşinde koştuğumuz hayallerimizdir.
Yazar, Çin’in uyguladığı tek çocuk politikasının bir çocuğu metalaştırmasından dolayı Çin toplumunun neler kaybettiğini, Bayan Ming’in, birbirlerinden farklı ve özgün yeteneklere sahip olan çocuklarını anlattıkça gözler önüne seriyor. Yazarın dikkat çektiği bir diğer konu ise, Bayan Ming'in, neredeyse hepimizin tanıdığı, günümüzde de birörnek olan ebeveynlerin, çocuklarını "standart" bir yetiştirme paradigmasından farklı bir yol izleyerek yetiştiriyor olması. Her bir çocuğunu kendi hedefi doğrultusunda değil çocuklarına özel ve onları özgün kılan yeteneklerinin doğrultusunda hareket etmeleri ve hayallerinin peşinde koşmaları için