Kitabın ilk yarısı kocaman bir hayal kırıklığıydı benim için. Çünkü;
a) Yazarın dilini çok basit ve acemi buldum.
b) Zahra ile Rowan'ın ilişkisini hiç sevmedim. İlk karşılaşmaları falan feci klişeydi. Güzel işlendikten sonra klişeleri severim ama bu ikilinin tanışması bir hâyli tatsız işlenmişti. Tanışmalarının ardından da aynı tatsızlıkta ilerledi ilişkileri ve yan yana eğreti duran, aralarında zerre uyum olmayan, diyaloglarından yapmacıklık akan ve duyguları bana asla geçmeyen bir çift oldular. Hele ilk öpüşme sahneleri tam anlamıyla cringe bir sahneydi.
c) Karakterleri doğru dürüst tanıyamadığımızı hissettim. Bize ilk sayfalarda anlatılan Rowan ile kitabın ilerleyen sayfalarındaki Rowan apayrı iki insandı mesela. O atakları yapacak ve Scott meselesine başvuracak (çoook lüzumsuz bir olaydı bu arada) adam, o ilk sayfalardaki adamla aynı kişi değildi yani. Zahra desem, gün ışığı olması dışında aklımda pek de bir özelliği kalmayan bir karakterdi.
ç) Bir sürü kişinin olduğu bir ekipte fikir üreten tek kişinin Zahra olmasını komik buldum. Yeteneği olduğu için “yaratıcılar” ekibine seçilen ve bu iş alanında ciddi eğitimleri de olan onca insan Zahra'nın gölgesinde kaldı ve hiçbirinden güzel bir fikir çıkmadı resmen. Tamam, Zahra bu işte iyi olabilir ama onu odak noktası yapacağız diye bu kadar abartmak... Yazarlar, yormayın be.
İlk yarıya dair sevdiğim tek şey, Ani-Rowan ilişkisi oldu. Hâl böyle olunca da kitabın ilk yarısını okurken ruh halim şöyleydi: Yıkılmadım ama ayakta da değilim.
Fakat ortalarından sonra kitap beni de şaşırtarak öyle bir değişti ki inanamadım. Rowan'ın jestlerinin güzelliği ve ikilinin duygularının hissedilir olmaya başlayıp ilişkilerinin samimileşmesi sanki başka bir kitaba geçmişim gibi hissettirdi. Karakterlerin o arada kalmışlığı,