Rezil ve Yalnız
Mukayyet ol bana, sabır tükendi İçim dışım sürekli kışla grisi Kimse değilsin, zehir zemberek zebercet öfkesinde cinnet Herkes ayrı cehennem, herkes aynı kıyamet Gösterim yasak, hafızamda tuzaklar Çığ düşerdi aklıma hatırladıkça Silindi yüzler, kaldı sesler Gözlerinde keder gizlenen bütün köpekler Ordayım ben ayaklar altı günler Güldüren bir trajediydim, yavaşça ürküten Açıldı perde, uzun tirat, kayıp suflör Belirsiz her yön Sahiden vuruldu dublör Kolla kendini şehrin kayıp şairi Okunmayacak esamen, yazılmayacak tarihin Kimdi kim bilir kılıçlı gösteri Sihirbaz bir akşam harbiden kendini kesti Rezil ve yalnız, gözlerim kapandı ben Utancın halkasından bir zırh kuşandım Gözlerimde gümüş pullu limanlar bağlı Lodoslarda kaybolup soluksuz kaldım Rezil ve yalnız, gözlerim kapandı ben Utancın halkasından bir zırh kuşandım Gözlerimde gümüş pullu limanlar bağlı Lodoslarda kaybolup soluksuz kaldım Terli yorgun ve sarhoş atlar Gözlerimden her akşam bi' yalnız atlar Kayıp mayıslar Bu sen değilsin, karlı bir akşam bıçak yedin Hafızan silindi, tüm gülümsemen değişti
Bazen Tolstoy'un İvan'ı olur, yalnızlığa terk edilirsin. Raif Efendi'nin Maria'sı gibi sevilmek, Dostoyevski'nin Yeraltı'sına inip orada yaşamak istersin. Bazen de Victor Hugo'nun idam mahkumu olup nedensiz bir ölüme gidersin. Camus'un Meursault'su gibi kendi hayatına yabancılaşır, Oğuz Atay'ın Selim'i gibi kelimelerin ağırlığı altında ezilirsin. Birini sevip aşkından yanarken Stefan'ın bilinmeyen kadını olur, aşkını mektuba dökersin. Nazım'ın Piraye'si olur aldatılırsın. Turgut Uyar'ın Tomris'i olur, bozuk saat misali yüreğinin durduğu yerde olursun. Werther gibi yanlış kişiye vurulur, kalbinin kime kapılacağını kestiremezsin. Ve en sonunda Zebercet gibi, hiç gelmeyecek bir yolcuyu ömrün boyunca beklersin.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kabil’in Kürsüsü
Derya’nın evliliği bitirmek için bulduğu bahane ne kadar hafifse, Zebercet’in onu yok etmek için kuşandığı nefret o kadar ağırdı: Her şey salondaki bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki eski ahşap saatin tik takları evin içindeki ağır ve tekinsiz sessizliği her saniye daha da derinleştiriyordu. Zebercet, pencerenin kenarındaki gölgelerin arasına sinmiş parmaklarının arasında sönmüş duran sigaraya bakıyordu. Kafasının içi akşamüstü yaşanan o absürt, o inanılması güç tartışmanın uğultusuyla doluydu. Her şey Zebercet’in akşam eve gelirken salona koymak için aldığı sıradan bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Derya çiçeğe bakmış, "Ben evimde böyle sahte, ruhsuz şeyler istemiyorum. Hayatımı da bu plastik yapraklar gibi soldurdun zaten. Artık dayanamıyorum; sırf bu çiçeği bile sormadan eve getirmen senin bencilliğinin kanıtı. Boşanmak istiyorum," demişti. Görünüşte her şey bir yapay çiçek yüzünden çıkmıştı; o kadar saçma, o kadar fındık kabuğunu doldurmayacak bir nedendi ki bu... Ama Zebercet için bu saçmalık, arkasındaki o korkunç gerçeği gizleyen bir paravandı. Derya bu incir çekirdeğini doldurmayacak bahaneyle ondan kopmak, bu evden gitmek istiyordu. Derya mutfağa doğru su içmeye giderken Zebercet’in zihnindeki o asıl karanlık, o saplantılı dehliz açıldı. Onu asıl çıldırtan öfkeden deliye döndüren şey ne o uyduruk çiçek bahanesiydi ne de evliliğin bitmesiydi. Zebercet’in zihni, tamamen tensel bir mülkiyetçiliğin pençesindeydi. Derya’nın bedenini; o güne kadar yalnızca kendisine ait olmuş ve bundan sonra da yalnızca kendisine ait olması gereken bir haz kaynağı olarak görüyordu. "Boşanmak" demek, Derya’nın o evden çıkıp gitmesi demekti. Yani o tenin, o dokunuşların, o yatak odası sırlarının bir başkasına açılması demekti. Zebercet
Duygu ve Düşünce
ibrahim kırılmak puttan eskidir, bilmiyorsun. bilmiyorsun yakmayınca ateş seni burada yangınlar ne turuncu ne zebercet ne âh u figan göğ yarıklarından yağmur taşıyor gözlerime boşluk ve devletle hüzün yetiştiriyorum ayağımı bir suya takılı halde gülenler beni bilmiyor oysa, şurama dayanıyorum ibrahim, bütün kemiğimle bıçağa bir uzağın sırtı gibiyim, yakışmıyorum dünyanın hiçbir penceresine. ben değilim nergislerle beklenen... değilim morsüsen, çatkapı bir otobüs sevinci. beni bıçağına ısmarla ibrahim, elinden hiçbir şeyin gelmediğiyim. yolda belki allah bulurum, yolda belki cehennem. beni üzülmüş bir çocuğun kalbine ısmarla ibrahim baltanın suçu yok, sevmek puttan eskidir, bilmiyorsun. şu belimin kırılmışlığını öldür, saçlarımın dökülmüşlüğünü, üzülmüşlüğünü ellerimin. beni ayetine sür, beni gazozuna bağışla ibrahim hem gül hem gürz taşıyorum içimde, bilmiyorsun. dargınım sabahlarına dünyanın, sokaklarına kızgınım, ağaçlarına küs. yaşamak da bazen intihardır ibrahim, yaşamak da küfür. uyanmakla edilen hata iyi şeylerden bahsetmekle devam ediyor yemyeşil kör oluyorum, yemyeşil kör ediyor burada devlet beni güzelt, beni horgör, beni parçala suyla söndürülmüyor yangın kemiğimi bıçağa, beni allaha ısmarla ibrahim. çok haklı kaybediyorum, bilmiyorsun.
İbrahim baltanın suçu yok; Kırılmak puttan eskidir bilmiyorsun. Bilmiyorsun yakmayınca ateş seni. Burda yangınlar ne turuncu ne zebercet ne ahu figan. Göğ yarıklarından yağmur taşıyor gözlerime Boşluk ve devletle hüzün yetiştiriyorum Ayağımı bir suya takılı halde gülenler beni bilmiyor oysa Şurama dayanıyorum İbrahim, bütün kemiğimle bıçağa!
ANAYURT OTELİ / ÖMER KAVUR | 1987
Türk sinemasının en önemli psikolojik gerilim ve bireyin iç dünyasına odaklanan başyapıtlarından biridir. Yusuf Atılgan'ın aynı adlı modern klasik romanından uyarlanmıştır. Film, bir taşra kasabasında babadan kalma eski bir oteli işleten, yalnız ve içine kapanık Zebercet'in hikayesini anlatır. Gecikmeli bir Ankara treniyle otele gelen esrarengiz bir kadının ardından Zebercet'in bu kadını saplantılı bir şekilde beklemesi, zihinsel bir çözülmeye ve cinnete sürüklenişini işler. ÖMER KAVUR, Türk sinemasında "yol", "zaman", "yalnızlık" ve "kimlik arayışı" temalarını en derinlemesine işleyen yönetmendir.
Film