"Babam da annemi böyle sevmişti. Acıtarak! Annem de beni böyle sevmişti. Acıyarak! Ben de kendimi böyle sevmişim. Acımı duymayarak!"
"İnsan sevilmedikçe ait olamıyor hiçbir şeye. Ben bütününü kaybetmiş bir parçayım. Varlığımı hissetmediğim oluyor. İçimde sürekli boşluğu sızlayan eksik parçalarım var. Aynada yüzümü, sokakta gölgemi aradığım oluyor. Kapatacağım bir kapım, açacağım bir pencerem, yaslanabileceğim bir duvarım yokmuş gibi geliyor. Yolumu hep kaybediyorum ama evimi de bulamıyorum. Acı da ve Umut da, bağlılıkta ve özgürlükte, evde ve yolda yanımda olur musun? Benimle yol olur musun? Benimle ev olur musun?"
"Ben güçlü olmak için ve zayıflıklarımı unutmak için kendimi çok hırpalamışım meğer. İlk defa sıkı sıkı tutmanın değil bırakmanın yaşama cesareti ile ilgili olduğunu orada anladım. Ve vazgeçtim..."
"Ölme lütfen, hiçbir koşulda ölme çünkü sen çocuksun. Sen gidersen senin olduğun cümlelere utanmadan "ama"lar, "çünkü"ler, "belki"ler ekliyorlar. Vicdanların üstü örtülüyor. Konuşanlar susturuluyor ihmaller unutturuluyor ve senin gidişini olabildiğince sessizleştiriyorlar. Oysa Bir çocuk öldüğünde dünyanın çığlık çığlığa yas tutması gerekir. Koşulsuz, şartsız, gerekçesiz, bahanesiz yas tutması gerekir. Öldün daha önce, lütfen tekrar ölme! Bir sahile vurdun, bir savaşta vuruldun, bir sokakta kayboldun. Öldün daha önce. Bir cahilin elindeki silahla, bir sarhoşun kullandığı araçla, bir zalimin verdiği komutla, bir yardım elinin uzanamadığı açlıkla öldün. Seni hatırlıyorum çocuğum. Kırmızı balonlu fotoğrafınla, uçurtma uçurduğun gülüşünle, gökyüzüne bakışınla ve ölüme bakarken yüzündeki şaşkınlığınla... Unutursam ben niye varım? Senin gidişini durduramayan insan niye var? Vicdan niye var? Çocuklar ölüyorsa kalan Dünya ne işe yarar? Sen bize bakmaya devam ediyorsun.