İyi Hissetmek
David D. Burns’ün İyi Hissetmek adlı kitabı, insanın kendi zihniyle kurduğu ilişkinin ne kadar sorunlu, ne kadar otomatik ve çoğu zaman ne kadar adaletsiz olduğunu gösteren bir aynadır. Kitap, okura “mutlu ol” demez; “düşüncelerini adil yargıla” der. Bu ayrım, metnin tamamını taşıyan ana damardır.
Burns’ün temel iddiası basit ama sarsıcıdır: İnsan çoğu zaman kendisine gerçeğin söylemeyeceği kadar sert davranır. Aynı hatayı yapan iki kişiden biri başkasına anlayış gösterirken, kendisini yerden yere vurur. Kitap, bu içsel çifte standardı görünür kılar. Örneğin sınavdan düşük not alan bir öğrencinin “Ben aptalım” sonucuna varması, Burns’e göre bir duygu değil; kanıtsız bir hükümdür. Kitap bu noktada durmaz, okuru zorlar: “Aptal olduğuna dair kanıtın ne?” Bu soru basittir ama çoğu zaman cevapsızdır.
Kitap boyunca verilen örnekler, büyük travmalardan çok gündelik zihinsel kazalara odaklanır. Bir toplantıda sözünün kesilmesi, bir mesajın geç yanıtlanması, bir eleştiri cümlesi… Burns, bu küçük anların zihinde nasıl felaket senaryolarına dönüştüğünü adım adım gösterir. Bir arkadaşının davete çağırmaması, zihinde “Beni sevmiyorlar” düşüncesine; oradan “Ben sevilmeye değer değilim” genellemesine; en sonunda da yoğun bir değersizlik duygusuna evrilir. Kitap bu zinciri kırmaya çalışır. Her halka tek tek sorgulanır.
Burns’ün en güçlü yönlerinden biri, duyguların otoritesini elinden almasıdır. “Kendimi yetersiz hissediyorum” cümlesinin altını oyar ve şu ayrımı yapar: Hissetmek başka, doğru olmak başkadır. Örneğin bir öğretmenin sınıfta başarısız hissetmesi, onun gerçekten başarısız olduğu anlamına gelmez; sadece zihnin o anda başarısızlık merceğini takmış olduğunu gösterir. Bu bakış, okura duygularını inkâr etmeyi değil, onları sorgulamayı öğretir.
Kitapta sıkça kullanılan
İyi HissetmekDavid Burns · Psikonet Yayınları · 202415,5bin okunma
Okulsuz Toplum
Ivan Illich’in Okulsuz Toplum adlı eseri, eğitimi ilerlemenin doğal ve vazgeçilmez motoru olarak gören yerleşik kabule doğrudan meydan okur. Illich’e göre modern toplum, öğrenmeyi okul kurumuyla neredeyse otomatik biçimde özdeşleştirmiştir. Bu özdeşlik, bilginin kurumsal bir çerçeveye hapsedilmesine; bireyin öğrenme kapasitesinin diploma, not ve başarı sıralamalarıyla ölçülmesine yol açar. Böylece öğrenme, bireyin içsel merakıyla ilerleyen özgür bir süreç olmaktan çıkar; okul, uyum ve itaati yeniden üreten bir yapıya dönüşür. Bilgi artık keşfedilen değil, onaylanan ve belgelendirilen bir nesnedir. Sonuçta birey, öğrenmeye değil, sürekli dışsal değerlendirmelere bağımlı hâle gelir.
Bu yapısal sorun, meraklı ve sorgulayıcı olmasına rağmen sınavlarda ortalama kalan bir öğrenci örneğiyle somutlaşır. Okul sistemi bu öğrenciyi çoğu zaman “başarısız” olarak tanımlar; çünkü başarı, hız, ezber ve standart ölçütler üzerinden belirlenir. Oysa burada sorun bireysel bir yetersizlik değil, okulun tek tip başarı anlayışıdır. Farklı öğrenme ritimleri ve yolları tolere edilmez; sistemle uyumsuz olan elenir. Böylece okul, eşitsizliği azaltmak yerine yeniden üretir ve başarısızlığı bireysel bir kusur gibi sunarak kendi dışlayıcı mantığını görünmez kılar.
Illich bu noktada eğitimin yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda politik bir mesele olduğunu vurgular. Herkese açık olduğu iddia edilen eğitim sistemi, gerçekte kültürel ve ekonomik sermayesi yüksek olanları avantajlı konuma taşır. Eğitim yatırımları eşitliği artırma söylemiyle meşrulaştırılır; ancak pratikte paranın beceriksizce harcandığı ve okulların yapıları gereği ayrıcalığı dezavantajlı gruplar üzerinde yoğunlaştırdığı görülür. Okul, toplumsal düzenin yeniden üretildiği merkezi bir kurum hâline gelir ve bu işlev çoğu
Anna Karenina (2 Cilt Takım)
Anna Karenina, Lev Tolstoy’un aşk, evlilik ve toplum kuralları üzerine yazdığı etkileyici bir romandır. Roman, mutlu görünen ailelerin bile içten içe çatladığını göstererek başlar ve bireyin toplumla çatışmasını merkeze alır.
Anna Karenina, saygın bir devlet adamı olan Karenin ile evlidir. Hayatı düzenli ve kurallıdır; ancak sevgiden uzaktır. Genç subay Vronski ile tanışması, Anna’nın hayatını kökten değiştirir. Aralarındaki tutkulu aşk, Anna’ya ilk kez gerçek duygular yaşatır. Fakat bu aşk, toplum tarafından kabul edilmez.
Anna, aşkı uğruna evliliğini ve itibarını kaybeder. Toplum onu dışlar, yalnızlaştırır. Vronski hayatına devam edebilirken, Anna her geçen gün daha fazla baskı altında kalır. Kıskançlık, korku ve umutsuzluk Anna’nın ruhunu tüketir ve onu geri dönüşü olmayan bir sona sürükler.
Romanın diğer önemli karakteri Levin ise Anna’nın tam tersidir. Levin; sade bir hayatı, çalışmayı ve aile kurmayı önemser. Onun Kitty ile yaşadığı ilişki, sabır ve emekle kurulan sevginin daha sağlam olduğunu gösterir. Tolstoy, Levin üzerinden gerçek mutluluğun huzurlu ve dengeli bir yaşamda olduğunu anlatır.
Sonuç olarak Anna Karenina, insanın yaptığı seçimlerin sonuçlarını ve toplumun birey üzerindeki etkisini anlatan güçlü bir romandır. Tolstoy, bu eserinde gerçek mutluluğun yalnızca duygularla değil; sevgi, sorumluluk ve dengeyle mümkün olduğunu vurgular. Levin bu dengeyi kurabildiği için ayakta kalırken, Anna yalnızca aşka tutunarak bu yükü taşıyamaz. Roman, sevginin tek başına yeterli olmadığını; saygı ve anlayışla desteklenmediğinde insanı kaçınılmaz bir yalnızlığa sürüklediğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Ne tesadüftür ki Anna Vronski ile karşılaştığı ilk yerde hayatına son verir. Aslında orada kendini değil seçtiği yanlış kişiyi ve yaptığı seçimleri
Feminen “Feminen: Dişilliğin Farklı Yüzleri”, Carl Gustav Jung’un kadınlık deneyimini yalnızca biyolojik ya da toplumsal rollerle sınırlamayan; arketipsel, ruhsal ve kültürel bir bütünlük olarak ele alan metinlerinden oluşuyor. Jung, kolektif bilinçdışında yer alan Anima, Anne Arketipi, Genç Kız, Cadı, Bilge Kadın gibi kadın figürlerinin hem mitolojide hem bireysel psikolojide nasıl tezahür ettiğini inceliyor.
Kitap, dişilliği bir “öz” olarak değil, çoklu yüzlere sahip, dönüşen bir psikolojik enerji olarak görmeye davet ediyor. Jung’a göre her kadın bu arketiplerle bir diyalog içinde, her erkek ise içinde taşıdığı anima yoluyla bu diyalogun bir parçası.
Bu metin, modern psikolojinin en vizyoner düşünürlerinden birinin, kadınlık kavramına getirdiği çok katmanlı bakışı ortaya koyuyor. Güncel feminizmin eleştirdiği bazı noktalar olsa da, Jung’un yaklaşımı hâlâ güçlü: kadınlığı basit kategorilere sıkıştırmak yerine, mit ve bilinçdışı üzerinden okuyan bir perspektif sunuyor. Kitabın en kritik değeri, okuru “kadınlık nedir?” yerine “kadınlık hangi biçimlerde içimizde yaşar?” sorusuna yönlendirmesi.
Dil zaman zaman yoğun; fakat düşünce sistemi, özellikle ilişkilerde, benlik gelişiminde ve kadın-erkek dinamiğinde derin içgörüler sağlıyor. Öğretmen duyarlığınla okuduğunda, karakter çözümlemelerinde ya da öğrencilerin davranış örüntülerini anlamada bile yankı bulabilecek metaforlar görülebilmektedir.
Ustalık
Kitabı ödünç alarak okudum. Ama sonra neden kitaplığımda bulunmadığını düşündüm. Ufkumu açan farkındalığımı arttıran bir kitap oldu. Satırları çize çize, not ala ala bitirdiğimden dolayı yazarın diğer kitaplarına hemen baktım. Yakın zamanda bir daha okuyacağım. Ve diğer kitaplarına da şans vereceğim. Başlarda kısa hayat hikayeleri şeklinde ilerliyor gibi gelse de insanların davranış ve kişilikleri hakkında önemli ayrıntılar verip ve sizin olabileceğinizden daha iyi olmanızı sağlayacak etkiyi verebilecek düzeyde olduğunu belirtebilirim. Sizde benim gibi kitabı okuduğunuzda şaşıracağınız ve etkileneceğinizden eminim. Kitap birden çok kez okunabilir seviyede ve her defasında bir şeyler katabilecek düzeyde olduğunu da eklemeliyim.
UstalıkRobert Greene · Altın Kitaplar · 2015931 okunma