Feminen… Dişilliğin farklı yüzleri. Jung’un bu kitapta anlattığı şey aslında sadece “kadın olmak” değil; kadının kendi iç dünyasında kaç kişilik taşıdığı, kaç bedende yaşadığı ve kaç farklı sesle konuştuğu. Eve dönerken içine kapanan kız çocuğundan, hayata kalkan açmış savaşçı kadına; sezgisinin peşinden giden bilge kadından, karanlık gölgesini saklayan baştan çıkarıcıya kadar… Hepsi bize ait ama çoğumuzun tanımaya bile cesaret edemediği taraflar.
Bu kitabı okurken fark ettim ki, bizler çoğu zaman kendimizi tek bir “kadınlık hali”ne sıkıştırıp yaşatmaya çalışıyoruz. Ne hissettiğine bakmadan “güçlü ol”, “sakin ol”, “zarif ol”, “fedakar ol”, “kontrollü ol” gibi dış seslere göre şekilleniyoruz. Jung, tam da burada durup şu soruyu soruyor: “Gerçekte hangi yüzünle yaşıyorsun, hangisini bastırıyorsun?”
Benim için kitabın en çarpıcı yanı, dişilliği bir karakter özelliği değil, bir psişe hareketi olarak anlatmasıydı. Kadının iç dünyasının bir göl gibi olduğunu söylüyor Jung. Yer yer dingin, yer yer bulanık; kimi zaman derin bir sessizlik, kimi zaman fırtına gibi taşkın. Ve biz bu gölün sadece yüzeyine bakıp kendimizi tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa yüzeyin altında mitlerden, masallardan, geçmiş kadınlardan, kendi iç tarihimizden gelen binlerce ses var.
Jung’un “gölge feminen” dediği kısım özellikle beni çok etkiledi. Çünkü dişilliğin karanlık yönünden hep kaçınırız; kıskançlık, tutku, sahiplenme, sezginin sivrildiği yerler, derin kırgınlıklar, bilinçdışı öfke… Bunları bastırınca yok olduğunu sanıyoruz ama aslında tam tersine: bastırdıklarımız bizi yönetmeye başlıyor. O karanlık tarafla yüzleştiğinde ise bir aydınlanma oluyor. Hani bazı anlar vardır ya… “Aslında ben öyle biri değilim” dediğin yerde, aslında tam da öyle biri olduğun gerçeğiyle karşılaşırsın. İşte o kırılma anı,