Nermin Yıldırım’la tanışma fırsatını Ev kitabıyla buldum ve iyi ki de bulmuşum. Yazarın kalemiyle tanıştıktan sonra diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağıma eminim. Mil taşındaki sarı okun işaret ettiği yolda Seher ve Ogo’yla birlikte yürüdüm; Şerbet’i de unutmadan. O yürüyüşlerdeki diğer yolcularla ben de selamlaştım, o ranzalarda ben de konakladım sanki. Kitap, okurken seni gerçekten yolun içine alan türden.
Evsizlik sadece bir mekan meselesi değil, insanın kendini hiçbir yere ait hissedememesi, içten içe dağılması, tutunacak bir yer araması gibi daha derin bir his. Büyük olaylardan çok küçük anlar, yürüyüşler, susmalar ve düşünmeler var. Hikaye ilerlemekten ziyade insanın içinde dolaşıyor yani.
Seher’in hırçınlığı, aksiliği ve Ogo’ya karşı tavırları kitabın başlarında beni epey sinirlendirdi ama sayfalar ilerledikçe ona empati duymaya başladım; anlamaya başladım, hatta çok sevdim. Ogo’nun sevecenliği ise bu hikayenin kalbinde bence. Naif, nazik, her daim pozitif haliyle kitabın favori karakteri oldu benim için.
Bu kitabı okurken benim hayatımda da küçük bir yolculuk vardı aslında. İyi şeyler oldu, zorlandığım anlar oldu; okudukça kendi yaşadıklarım da satır aralarına karıştı. Kısacası Ev, bende uzun süre etkisi kalacak, yolu ve insanı düşündüren kitaplardan biri oldu.
Bütün vedalar zordur. Bütün kopuşlar öyle. Bazen olmayacak şeylere alışırız. Tutunmaya çalışırız. Sonra bir yerde omuzlarımız düşer, beceremeyeceğimizi anlarız. O vakit kesip atmak gerekir. Ya onlar gider ya biz bırakırız. Esasında ikisi de aynı şeydir. Koparsın ve canın yanar, böyledir.