“Sayın Beyefendi,
Dün elçiniz geldi. Yazdığınız kağıdı getirdi. Ağızdan buyurduklarınızı da anlatmaya çalıştı. Kağıdı okudum. Ağızdan ilettiklerinizi de dinledim. Bana öyle geldi siz, biraz öğüt vermekle öfkemin geçeceğini, kocamın yanına döneceğimi, kurulmuş bir evin de bozulmaktan kurtulacağını sanmışsınız…”
Büyükhanım kızdı, Hayriye’nin arkasından söylendi:
“Yediği naneye bak! Hanımın kocası uyanmasın diye gelip beni uyandırıyor. Şımart bakalım, sonra çok karşılığını görürsün! Hiçbir şey bilmiyorsan babana bak! Benim ona yaptıklarımın acaba yüzde birini bana yaptı mı? Burada ölsem başını çevirip bakmaz bile.”
Kendimden ürker kalakalırım
benden geriye kalan her şey yok olur
ruhum bir teknenin yelkeni gibi
uzaklaşır ufukta görünmez olur
Birbiri ardınca sabırsızca geçer
günler, haftalar, aylar
gözlerin bir mektup bekleyerek
yollara dalıp kalır
Lakin benim soğuk bedenimi artık
alıkoymuştur toprak, basmıştır bağrına
sensiz, kalbin atışlarından uzakta
kalbim çürür orada, toprağın altında
Benden sonra adımı yağmur ve rüzgar
taşın yüzünden yıkayıp silecek yavaşça
adın sanın efsanesinden arınıp
mezarım adsız kalacak yol kenarında
Füruğ Ferruhzad
Ben ağaçların soyundanım
Ve bu "bayat" havayı solumak kederlendiriyor beni,
Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana
Tüm güçlerin sonu güneşin gerçeği
ve ışığın bilinciyle birleşmekten ibarettir,
birleşmek.
Cücelerin ülkesinde
Sıfır üzerine dolaşıyor ölçü mihenkleri
Ne için durmalıyım?
Ben dört unsura itaat ediyorum
Ve yüreğimin yasalarını
körlerin yerel hükümeti düzenlemiyor.
Böceğin etle sarılı boşlukta, yararsız dolaşımı ve
vahşice ulumalar
beni ilgilendirmiyor.
Füruğ Ferruhzad