Kitabı bitireli bir saat oldu olmadı hemen bir inceleme yazmak istedim, bana hissettirdiklerini buraya tam anlamıyla aktaramayacağımı bile bile. Açıkçası kitabı elime ilk aldığımda herhangi bir beklentim olmaksızın okumaya başladım ve itiraf edeyim başlarında da biraz sıkıldım. Fahim Bey’den mi başlasam, anlatıcının tarafından mı yoksa Abdülhak Şinasi Hisar’dan mı ondan da emin değilim.
Yazar sanki deneme yazmak istemiş de bunun okuyucunun ilgisini çekmeyeceğinden endişelenip bir kurgu oluşturmuş gibi hissettim. Her bir sayfası bir öncekini geride bırakacak kadar şahane tespitlerle doluydu. Ben heyecanıma yenik düşüp iki üç gün gibi bir sürede bitirdim ama bence hata idi. Çünkü bu gibi kitaplar, yani insana insanı anlatmak için ‘çırpınan’ kitaplar ağır ağır okunmayı hak ediyor ve bitirdikten sonra sanki bize; ‘yakanı bırakmayacağıma emin olabilirsin’ der gibiler.
Kitap, Fahim Bey’in ölüm haberi ile başlıyor ve bizler ileriki sayfalarda, onun hakkında ama onun ağzından değil, birtakım söylentiler okuyoruz. Hikayenin anlatıcısı, başta babasından olmak üzere, halası, eniştesi, komşuları, karısı ve tabii kendi gözlemlerini bizlere şiirsel bir dille aktarıyor. Bazı yerlerde anlatıcının sanki günlüğünü okuyormuşum gibi de hissettim. Kitapta vurgulanan şeylerden bence en önemlisi de; biz ne kadar iyi, dürüst gibi sıfatlarla kendimizi tanımlarsak tanımlayalım (ki aksini yapmak kolay değildir) asla kimsenin kimseyi tanıyamayacağı ve kendimizi tanıtmaya kalkışmanın lüzumsuz olacağı idi. Bir alıntıyla demek istediğim belki daha net anlaşılacaktır; ‘Kadın kendisini seveni zevç olarak, çocuk kendisine ders vereni hoca olarak, fakir kendisine para vereni iyi olarak tanır. Fakat onların başka yüzleri de vardır! Bir mahluk, gönlüyle yapayalnız kalınca nasıl değişir!’
Kitabın dili