"Anacığım, çok dar bu ölüm, çok. Nasıl geçeceğim ben buradan?”
Bize tarih derslerinde ikinci dünya savaşının başladığı yılı öğrettiler ve bittiği yılı. Yahudilerin katledilişini rakamlarla bellettiler. Hangi ülkelerin müttefik hangilerinin karşı olduğundan falan bahsettiler. Yıllardan ve sayılardan giyindikleri hırkalarla gözümüzde büyüyen birkaç ismin destanı gibi bir şeydi tarih. Hitlerler, Mussoliniler..
Ama Morante, bu parıltılı tarih anlatısının dışına çıkmış. Kapağı lime lime olmuş, herkesin bir yerlere çekiştirmesinden sayfaları eprimiş ‘tarih’ kitabını tersine çevirmiş. Savaşın kurbanlarına, yoksullara, kadınlara, çocuklara, hayvanlara, delilere ve yenilmişlere, tarihin oyuk dişinin arasında kalıp sessizce unutulmuşlara yazmış bu destanı. Hitler, Mussolini, bilmem kime de bölüm başlarında işte bir iki sayfa.
Eğer kimse onların hikâyesini anlatmazsa, insanlık nasıl iyileşecek, diye sormuş olmalı Morante.
İda’nın nasıl korktuğunu hissedersek, Useppe’nin katıksız neşesinden, koşulsuz sevgisinden haberdar olursak, yıkıntılar altında kalmış köpeklerin inleyişini duyarsak, Maruilina’nın süngüyle parçalanmış yüzüne bakarsak, o zaman, asıl o zaman değişiriz diye ummuş olmalı.
“İnsanlık” dediğimiz şeyin, aslında güçte değil, acıya ortak olma yeteneğinde yattığını sezmiş olmalı.
Ve Tarih…Belki o zaman bizden bir iyelik ekiyle ayrılıp, hayatlarımıza mâl olmamış gibi yürüyüp gidemez, demiş olmalı.
#nihalönol çevirisi