"Göreceksin" diyor Annecik. "Şu işkenceyi çektiğine değecek."
Bu, çocuğun kendi oğluna anlatabileceği bir hikâye olacak. Günün birinde.
Yunan kız sevgilisini bir daha hiç görmedi, diye anlatmaya devam ediyor Annecik.
Ve çocuk bir resmin, bir heykelin veya hikâyenin, sevilen birinin yerini alabileceğini sanacak kadar aptal.
Annecik, "'Gelecekte seni bekleyen o kadar çok sey var ki" diyor.
Yutkunmak bile zorlaşıyor; ama geleceğin çok parlak olacağını düşünen bizim aptal, tembel ve komik ufakık orada öylece durmuş titriyor ve farların ışığına, motorun gürültüsüne gözlerini kısarak bakıyor. Umudun insanın büyüdükçe terk ettiği bir başka evre olduğunu bilemeyecek kadar aptal yetiştirilmiş birini gözünüzün önüne getirin. Kim herhangi bir şeyi sonsuza dek sürdürebileceğini düşünür ki?
Bunları hatırlaması bile çok aptalca. Çocuğun bu kadar uzun yaşamış olması bile bir mucize.
Bu yüzden tekrar etmekte fayda var. Bunu okuyacaksanız, hemen vazgeçin.
Hayatımızın geri kalanını, dünyanın bize kim olduğumuzu söylemesine izin vererek geçirebiliriz. Akıllı veya deli. Aziz veya seks bağımlısı. Kahraman veya kurban. Tarihe bırakırız, iyi mi yoksa kötü mü olduğumuzu söylemeyi.
Geçişimizin geleceğimizi belirlemesine izin verebiliriz.
Ya da kendi adımıza karar verebiliriz.
Ve belki de bizim işimiz daha iyi bir şey icat etmektir.
Çünkü ne doktor ne de evlat olarak kimseyi kurtaramam. Kimseyi kurtaramadığım için kendimi de kurtaramam.
Çünkü artk bir öksüzüm. İşsizim, sevilmiyorum. Çünkü bağırsaklarım acıyor ve nasıl olsa içimdeki tıkanıklıktan dolayı ölüyorum.
Çünkü kaçışınızı planlamanız gerekiyor.
Çünkü bazı çizgileri geçtikten sonra, hep geçmek istiyorsunuz. Ve devamlı kaçmaktan kaçış yoktur. Kendimizi şaşırtıyoruz Yüzleşmekten kaçınıyoruz. Anı yaşıyoruz. Otuz bir çekiyoruz. Televizyon izliyoruz. Reddediyoruz.