Bu, anlamın keşfedilmesi için acının vazgeçilmez olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Ben sadece, bu kitabın ikinci bölümünde de belirtildiği gibi, acının kaçınılmaz olması koşuluyla acıya karşın -hatta acı vasıtasıyla- anlam bulunabileceğini vurgulamak istiyorum. Eğer acıdan kaçınılabiliyorsa, yapılacak anlamlı şey nedenini ortadan kaldırmaktır, çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur. Öte yandan eğer kişi acı çekmesine neden olan durumu değiştiremiyorsa, buna karşın tutumunu belirleyebilir.
Annemarie von Forstmeyer'in sunduğu bulguları anımsatmak isterim: Testlerin ve istatistiklerin de gösterdiği gibi, araştırılan alkoliklerin yüzde 90'ı, dipsiz bir anlamsızlık duygusundan şikâyetçidir. Stanley Krippner tarafından araştırılan uyuşturucu bagımlılarının yüzde 100'ü, “her şeyin anlamsız göründüğüne” inanmaktadır.
Stanford Üniversitesi'nden Irvin D. Yalom'un, Existential Psychotherapy (Varoluşçu Psikoterapi) adlı eserinde dediği gibi: “Psikiyatrik ayakta tedavi kliniğine başvuran kırk hastadan on ikisi (yüzde 30), anlamla ilgili (anketler, terapistler ya da bağımsız yorumcular tarafından değerlendirildiği kadarıyla) önemli sorunlardan şikâyetçiydi.”28 Palo Alto'nun binlerce kilometre dogusunda durum sadece yüzde bir oranında fark etmektedir, ilgili en son istatistikler, Viyana'da nüfusun yüzde yirmi dokuzunun, yaşamlarında anlam olmadığından şikâyetçi olduğunu göstermektedir.
Bizim kuşağımız gerçekçi bir kuşak, çünkü insanı gerçekte olduğu şekliyle tanımaya başladık. Her şey bir yana, insan, Auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da Shema Yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.