"Kendine bak kendine; özüne, sözüne, benliğine. İlgilenme kimseyle, kim ne yemiş, ne giymiş bundan sanane. Sen kendini besle; bilgiyle, sevgiyle, şefkatle. Ancak o zaman ulaşırsın, insan olmanın erdemine."
“Elini göğsünün üzerine koydu ve şöyle devam etti;
Sanki dedi, bak tam şuramda, sol yanımda eksik bir şey var. Bu kadarla da kalmıyor, o eksiklik bütün ruhuma doluyor. Ne yapsam eksilmiyor, ne yapsam dolmuyor.”
Kelimelerin büyüsüne kapılmamak, Adem ile Havva'nın cenneten kovulmasına üzülmemek, Habil İle Kabilin yazgısında, hangisine hak vereceğini şaşırmamak elde değil.
Ve nasıl bir zamansızlık ve mekansızlık örgüsü bu, nasıl soyut kavramlar arasında bu kadar hızlı koşabilmek.
Kelimelerinde kaybolduğum bu kitabı herkese tavsiye ederim...
Mülk gibi söz de, ne senin, ne benim.
Cümle gibi aşk da, ne senin, ne benim.
Söz de, aşk da,
Ne senin, ne benim.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
Ağustos göklerinde başımın üstünden geçen bulut,
mayıs gülü,
Işıklı nisan yağmuru,
Ne kadar Allah'tansa;
Mülk gibi söz de ve aşk da O'ndan.
'Sen' tahtına yazıcı kimi oturtsa da;
Beşeri bir sevgili ya da cismani bir aşk gibi görünen,
Hiçbir yol O'ndan özgeye çıkmıyor aslında,
Gönül tahtına O'ndan özge sultan olmuyor.
Değil mi ki her şey O'ndan;
Gidecek yer yok O'ndan başka,
Gelinen yer yok O'ndan başka
Nazan Bekiroğlu nun dili o kadar akıcı ki kitabı okurken, bir hikaye mi okuyorsunuz yoksa şiir mi yazılmış anlayamıyorsunuz. Kullandığı benzetmeler, yaptığı tanımlamalar, tasvirler o kadar güzel ki, kendimi tekrar, tekrar ve tekrar okurken buldum.
Yûsuf ile ZüleyhaNazan Bekiroğlu · Timaş Yayınları · 202517,6bin okunma