Değişimin, tehlikenin ve güçlüklerin altından zihinsel çokyönlülükle kalkılması görmezden geldiğimiz bir doğa yasasıdır. Çevresiyle tam bir uyum sağlamış bir hayvan, kusursuz bir düzenektir. Alışkanlık ve içgüdü işe yaramaz hale gelmedikçe, doğa zekaya hiçbir zaman başvurmaz. Değişimin ve değişim gereksiniminin olmadığı yerde zeka da olmaz. Ancak çok çeşitli gereksinimleri ve tehlikeleri gidermek zorunda kalan hayvanlar zekadan yararlanırlar.
Takvimde gösterilen bazı gecelerde bizim mahallenin fenerleri yanmaz; bu yüzden azıcık siste göz gözü görmez olur. Yani bize göre, geceleri ayın, gündüzleri de güneşin bizi aydınlatmaktan, yıldızların da gözümüze hoş bir manzara sunmaktan başka varlık sebebi yoktur. Gerçekten de böyledir. Çok kere ve de isteyerek, sonsuz derecede küçük atomcuklar olduğumuzu unutarak, birbirimize hayranlıkla saygı göstermekle kalmayıp, ufacık bir toprak parçası için dövüşmeye hazırızdır; ya da gerçekten, kendimizde var saydığımız düşüncenin zerresine sahip olsaydık, çocuk oyuncağı sayacağımız şeylerden yakınıp durmazdık.
Yabanıl bir çam ağacında, bir sabah, içerideki canın dışarı çıkmak üzere kabuğunu tam çatlattığı anda, bir kelebek kozasını görme fırsatını nasıl elde etmiş olduğumu hatırladım. Bekliyor, bekliyordum; o ise gecikiyordu; benim de işim vardı... Bunun için ona doğru eğildim, soluğumla ısıtmaya başladım. Onu sabırla ısıtıyordum. Mucize benim önümde, doğal hızından daha hızla oluşmaya başladı; kabuğun hepsi açılıp kelebek göründü. Ama ben, heyecanımı asla unutmayacağım: Kanatları kıvrıntılıydı ve açılmamıştı, bütün vücudu titriyor, kanatlarını açmaya çalışıyor, ama beceremiyordu. Bense ona soluğumla yardımcı olmaya çalışıyordum. Ama boşuna. Onun, güneşte sabırla olgunlaşmaya ve açılışa gereksinmesi vardı; şimdiyse, artık vakit geçmişti. Soluğum kelebeği yedi aylık çocuk gibi vaktinden önce, daha buruşuk bir halde dışarı çıkmaya zorlamıştı. Olgunlaşmamış halde çıktı, umutsuzca kımıldandı, biraz sonra da avucumun içinde öldü.
Kelebeğin bu tüylü iskeleti, sanırım ki, bilincimdeki en büyük ağırlıktı. Ve işte bugün, ta derinden anladım: Yüzyıllık yasaları oldubittiye getirmek öldürücü bir günahtır; ölümsüz uyumu güvenle izlemek insanın borcudur.
Sabaha karşı kalktım. Kapının önüne çıktım, denize, toprağa baktım; dünya bir gecede değişmiş gibime geldi. Karşımda, kumun üstünde, daha düne kadar yararsız bulduğum bir küme diken, çok küçük beyaz çiçekler açmış, uzaktaki çiçeklenmiş limon ve portakal ağaçlarından gelen koku bütün havayı doldurmuştu. İlerledim, baştan aşağı yeniden süslenmiş toprak üzerinde birkaç adım attım. Dünyanın oluşundan beri yinelenen bu mucizeye doyamıyordum.
Birden arkamda neşeli bir çığlık duydum. Döndüm; Zorba yarı çıplak bir halde ayağa fırlamış, kapının önüne dikilmiş, şaşkınlık içinden baharı kavramaya çalışıyordu.
"Nedir bu patron?" dedi. "Dinim hakkı için dünyayı ilk kez görüyorum. Bu ne mucize patron! Şu uzakta sallanan mavi şey? Ne onun adı? Deniz! Deniz! Ya şu çiçekli yeşil önlük giymiş olanı? Hangi meraklı yaptı bunları? Yemin ederim ki patron, ilk kez görüyorum."
"Ne makine şu insan be! İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalathane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var."