"Birey..." dedim içimden, *nahif ve güzeldir. Toplum ise gürültücü ve kavgacıdır. İnsan salt kendisiyle ya da kedileriyle yaşayıp huzur bulabilir, ancak topluluklar sözde kahramanlara, liderlere ihtiyaç duyar, çünkü kendi kendilerine egemen olacak cesaretten yoksundurlar. Bu yüzden onları dünyanın dört bir yanındaki sığırların yönetip sömürmesine boyun eğerler. Topluluklardaki bu haysiyetsizlik virüsü her yere yayılır sonunda. Karakollar, mahkeme salonları, kışlalar, üniversiteler,vakıflar,bankalar,vergi daireleri ve televizyon kanalları dikenli teller-
le çevrilir. Ve bu teller en çok bireyin derisini çizer. Birey, hem kendine hem de topluma nefes aldırmak ister, ancak toplumun özgürlüğe tahammülü yoktur.
Sokağın ortasında biri vurulsa kimse dönüp yardım etmez,ancak birbirini seven iki insan öpüşecek olsa herkes diker gözlerini. Bireyler âşık olur, toplum linç eder. Çünkü toplum kurallar,yasaklar ve emirlerle yaşar ve ne emri verenler verdikleri emir üstüne
düşünür ne de emri alanlar aldıkları emri sorgular. Sorgusuz sualsiz öylece ölmeye ve öldürmeye devam ederler. Politikacılar insanlara bir karakter ya da irade vermez. Onları önce korkutur, ardından kendilerine muhtaç hale getirirler. İnsanların gözlerindeki yaşam sevincini ve bahçelerindeki meyve ağaçlarını çaldıktan sonra yerlerini yeni bir dolandırıcıya devredip giderler.
İki yüz sene önce köle doğup, özgür bir kadın olarak ölen o siyahi aktivisti anımsıyorum şimdi: "İki şeye hakkım olduğuna karar verdim: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim,
çünkü hiç kimse beni canlı tutsak edemez."