“Suçlu mu, suçsuz mu?” sorusunun peşinde bir podcastin izinden giderken, kendimizi bir anda jüri koltuğunda buluyoruz. Her ifade, her delil, her çelişki, karşımızda adaletin terazisini oynatıyor. Süreci takip ederken özellikle bu kısmın korkunçluğuna derin bir vurgu yapmak istiyorum:
”Öncelikle tecavüz muayenesine katlanmak zorunda kaldı. Tecavüz muayenesinin nasıl yapıldığını öğrenmek için kasaba hastanesine gittim. Saatler süren bir prosedür. Kurban, yaşayan suç mahalli gibi muamele görüyor. Ancak toplanması gereken deliller kurbanın üstünde ya da içinde. Utanç verici, invazif ve aşağılayıcı. “
Saatler süren, her anı utançla, acıyla, mahremiyeti paramparça eden bir muayene. Tecavüzün hemen ardından, mağdur bir kez daha bedeninden, sınırlarından, onurundan soyuluyor. İşte bu kısım kitapta beni en çok etkileyen ve yaralayan noktaydı.
İki olayın birbirine nasıl bağlanacağını merak ederek soluksuz okudum. Bu açıdan yazarın kurguyu ustalıkla ördüğünü ve hikâyeyi çok başarılı bir matematikle tamamladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Finalde öyle bir bağlantı kuruldu ki, “Nasıl yani?” dedim resmen. Hiç beklemediğim bir anda gelen o gerçek, Jenny’nin yaşadıkları… beni bir kez daha derinden yaraladı. Oldukça sürükleyici, düşündürücü ve sorgulayıcı bir roman. Özellikle bir alıntı var ki, okurken bazı davalardaki hukuksuzlukları anımsamamak elde değil.
”Sanırım bugün yaşadığımız dünya bu: İthamların fikirlere hükmettiği bir dünya. Kanıtların önemli olmadığı bir dünya. Herhangi bir kanıt aranmaksızın bir kişinin mahkum edildiği bir dünya.”