Sokaktaki kadının sesini en yalın, en bizden ama bir o kadar da sarsıcı haliyle kağıda döker Seray Şahiner’in kalemi..
Ülker Abla, sadece bir kitap değil; görünmeyenlerin, görmezden gelinenlerin ve buna rağmen ayakta kalmaya çalışanların hikayesi.
Seray Şahiner, Ülker Abla ile bizi modern zamanların en tanıdık ama en çok baş çevrilen yüzüyle tanıştırıyor: Kendi evinden, hayatından ve nihayetinde toplumun kıyısından kovulmuş bir kadınla. Everest Yayınları'ndan çıkan bu eser, bir mağduriyet öyküsü değil; bir var olma ve hayatta kalma manifestosu.
Kitapta Ülker’in sığındığı hastane koridorları, aslında toplumun ona bıraktığı tek meşru alanı temsil ediyor. Ülker, bir yakını varmış gibi hastanelerde sabahlıyor; çünkü bir kadının gece sokakta olması suç, ama hastanede beklemesi fedakarlık olarak kodlanıyor.
Birinin refakatçisi olmasan da, dünyanın refakatçisiymişsin gibi davranman gerekiyor bazen. Kimsesiz olduğunu anladıklarında, yerin daralıyor.
Bu ifade, Ülker’in yalnızlığını gizleme çabasını çok derin bir yerden yakalıyor. Şahiner burada, toplumun ancak bir etiketi olan kadına tahammül edebildiğini hatırlatıyor. Ülker’in bu rolü üstlenmesi, aslında hayatta kalmak için taktığı bir maskedir.
Ülker’in hikayesinde şiddet, sadece fiziksel bir darbe değil; bir yok sayılma biçimi. Kocasından gördüğü şiddeti geride bırakırken, aslında koca bir sistemin dışına itilmeyi göze alıyor.
Dayak yerken canım yanıyordu ama asıl canımı yakan, dayağın sesini duyan komşuların televizyonun sesini açmasıydı. Kimse duymasın diye değil, kendi huzurları bozulmasın diye...
Bu alıntı, toplumsal ikiyüzlülüğün en acı özetidir. Şahiner, bireysel şiddeti toplumsal bir ilgisizlikle harmanlayarak okuyucunun kalbine bir ağırlık bırakıyor. Ülker’in hüznü, sadece yaşadıklarından değil,