Yazıklar olsun, seni sevmesini bilmeyenlere; ey, gamlı ülke!.. Seni sevip,
senin sessiz dramın içinde gömülüp gitmekten korku çekenlere!.. Taşın, toprağın
ne bitmez bir sabır ve mukavemet hazinesidir! İnsan, senin göğsünde ya destani
bir kahramanlığa erer ya da en ilahi mizaçlı velilerin feragat ve mahviyet
derecesine varır.
Eleme, kedere, hatta sevince bir sınır tayin etmek... Bunu, yalnız şehirlerde
olur bilirdim. Meğer insan, köylerde, dağ başlarında ve mağara kovuklarında da
samimi olmak, içinden geldiği gibi, içinden geldiği kadar gülüp ağlamak
hürriyetine sahip değilmiş, toplumun görenekleri, kuralları, insanların yarı çıplak
yaşadıkları bu köstebek yuvalarında da aynı şiddetle hüküm sürüyormuş.
Üç yaşında, dört yaşında yavrular görüyorum.
Hepsi, yüzlerine, kırk yaşında bir adam maskesi takmış gibi.
Yürüyüşlerinde bile olgun bir adam ağırlığı var. Arkalarından bakarken,
onlara, birtakım kederli cüceler denebilir.
Kuşlar nasıl sevişir? Kediler nasıl sevişir? Biliyorum. Lakin, bu köy halkının
nasıl seviştiklerini tahmin edemiyorum.
Bizim gibi, gözgöze bakışırlar mı? El ele tutuşurlar mı? Dudak dudağa gelirler
mi? Okşayışları nasıldır? Kalbin, bir süt çanağı gibi kabarıp taştığı dakikada,
ağızlarından çıkan sesin anlamı ve ahengi nedir?