Birçok kişinin önerisiyle ve karşıma çıkan incelemelerin vesilesiyle başladığım bu kitabın beni bu denli derinden etkileyeceğini hiç düşünmemiştim.
Okumaya başlamadan önce kitabın ismi ve içindeki tarifler çok dikkatimi çekti, çokça sorgulamıştım. Ancak son sayfayı da bitirdiğimde fark ettim ki, bu eserin adı o "altı harfli tatlıdan" başkası olamazmış.
Evet; benim hayatım belki Meltem’inki kadar zor değildi, çok şükür annesiz babasız kalmadım. Fakat benim de hayatımın bir dönemi —isteyerek ya da istemeyerek— yurtlarda geçti. Sanırım bu yüzden Meltem’le aramda çok güçlü bir bağ kurdum. Onun ve Selime Teyze’nin yaşadıklarını o kadar derinden hissettim ki; sanki tüm o olayları bizzat yaşamışım ya da çok yakın bir dostum bana dert yanıyormuş gibi hissettim. Anlatım inanılmaz gerçekçiydi. Kitabı hep bir sonraki sayfada ne olacağını, hikayenin nereye varacağını merak ederek, adeta nefesimi tutarak okudum.
Meltem’in o kadar zorluktan, yalnızlıktan ve anlaşılmamaktan sonra Fırat’la karşılaşması, Fırat’ın ona destek olması çok güzeldi. Meltem dinlenmediği, görülmediği ve anlaşılmağı için kimseye bir şey anlatmıyordu. "Kimse gerçekten dinlememişti beni; herkes konuşmak için kendi sırasının gelmesini bekliyordu." diyordu Meltem. Ama fark etti ki Fırat öyle değil. Fırat, onu dinledi, anladı, gördü, yargılamadı. "Sözü bitene kadar elimi bırakmadan, gözünü gözümden ayırmadan konuştu. Beni gördü."
Her yağmurdan sonra güneş elbet açar. Aslında yağmur, güneşin anlamını ve değerini bilmemiz için vardır; hiç yağmur yağmasa güneşin kıymetini nasıl bilebilirdik ki? Meltem için de durum tam olarak buydu bence. Fırat, onun hayatında sağanak bir yağmurun ardından doğan o sıcacık güneş gibiydi.
Kitabın her sayfasında, her paragrafında altı çizilecek o kadar çok cümle vardı ki... Umudu,