Ertesi gün olduğunda mehter takımı eşliğinde bundan böyle Eğri Fatihi olarak anılacak olan Sultan III. Mehmed Han, atının üzerinde olduğu halde, sağında ve solunda komutanları, hocaları ve fetih elde etmiş ordusu ile Eğri kalesine muzaffer bir komutan edasıyla giriyordu. Eğri'nin yüksek surlarında Osmanlı sancağı dalgalanmaya başlamıştı. Yaralı gaziler, kılıç tutmaktan elleri nasırlaşmış alperenler, yüzleri simsiyah olmuş lağımcılar, komutanlar; geri hizmet birliğindeki aşçılar, seyisler, sakalar gururla bazen gözleri yaşararak; kana, ise, tere bulanmış elleriyle gözyaşlarını silerek, uğruna her şeylerini feda edecekleri bayraklarının gururlu dalgalanışını
seyre daldılar.
-Evet, bunun adı Türk eğrisidir. Ama en önemlisi ve her şeyden daha değerlisi nedir bilir misin evlat? Türkler için bu elimde tuttuğum şey sadece bir kılıç değildir. Bu bizim için adaleti, dostluğu, cesareti, yiğitliği; gençliğimizi feda edişimizi, rıza-yı ilahiyi arayışımızı, yaşamı ve ölümü temsil eden gerçek bir semboldür. Onun için o çok değerlidir, kılıç deyip geçme.
Harem öncelikle bir saray okuluydu. Sarayın gözetiminde ve kültüründe iyi bir eğitimden geçirilen cariyeler, âdab-ı muaşeretten hitabete, mutfak sanatlarından musikiye varana dek sıkı bir eğitime tabi tutulurlardı. Haremden çıktıkları zaman bu genç kadınların birer zarafet sembolü hanımefendi olarak toplumda yaşayacak olmaları ve sarayı temsil etmeleri sebebiyle bu eğitimler ciddiyetle verilirdi.
Sırrın korkunç, insanı dehşete düşüren bir çekiciliği her zaman olmuştur. İşte bu yüzden herkes sırlara karşı meraklıdır. Ve yine bu sebepten tüm sırlar saklanmak mecburiyetindedir.
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.