Zeyyze

Zeyyze
#50818229 Bağzı kitaplarımı satıyorum #53752438
Puan vermedi·191 syf.·
2026 13. kitabı
Mori'yle Salı Buluşmaları benim için beklentilerimi tam olarak karşılayan bir okuma olmadı. Kitabın verdiği mesajlar elbette kıymetli; iş hayatına fazlasıyla kapılıp yaşamayı ertelememiz, sağlığımızın değerini çoğu zaman onu kaybetme ihtimaliyle yüzleşince anlayabilmemiz, kendi hayatımızı yaşadığımızı düşünürken çevremizin ve toplumun etkisiyle şekillenmemiz gibi konular üzerine düşündürüyor. Ancak bu fikirlerin büyük çoğunluğu zaten hayatın içinde bir şekilde karşılaştığımız, zaman zaman durup üzerine düşündüğümüz meseleler. Mori'nin ALS hastalığıyla mücadele ederken eski öğrencisi Mitch'e aktardığı dersler, onun ömrü boyunca taşıdığı öğretme tutkusunun bir yansıması. Hastalığı ilerlerken bile bir öğretmen olarak kalmaya devam ediyor ve eline geçen son fırsatı öğrencisine hayat üzerine bildiklerini aktarmak için kullanıyor. Kitabın en güçlü tarafı da belki burada yatıyor: Mori'nin samimiyeti ve öğretme isteği. Bununla birlikte kitap bende derin bir etki bırakmayı başaramadı. Anlatılanlar yanlış ya da değersiz değil; aksine oldukça anlamlı. Ancak okurken bana yeni bir bakış açısı kazandırdığını ya da hayatı farklı bir yerden görmemi sağladığını hissedemedim. Daha çok zaten bildiğim, zaman zaman kendi kendime yaptığım sorgulamaların bir başkası tarafından yeniden dile getirilmesini okumuş gibi hissettim. Sonuç olarak Mori'yle Salı Buluşmaları, hayatın önemli gerçeklerini sade ve samimi bir dille hatırlatan, okunması kolay bir kitap. Ancak benim için unutulmaz bir okuma deneyimi olmaktan ziyade, "yeterli seviyede" kalan bir eser oldu. Yeni düşünceler keşfetmekten çok, bildiklerimi yeniden hatırlatan bir kitap olarak aklımda kalacak.
Öğretmenim Mori'yle Salı BuluşmalarıMitch Albom · Boyner Yayınları · 20202,768 okunma
Reklam
Puan vermedi·256 syf.·
2026 12. kitabı
Malma İstasyonu'nda mesele yalnızca travmalar değil; travmaların nesiller boyunca nasıl aktarıldığı. Karakterler büyük olayların kahramanları değil. Arka planda sizi huzursuz eden bir yaranın varlığını sürekli hissetseniz de hikâye oldukça sessiz ilerliyor. Harriet için çok üzüldüm. O, hayatını mahveden tek bir büyük olayın kurbanı değildi; yavaş yavaş şekillenmişti. Çocukluğumuzu, ailemizi, bize öğretilen sevgiyi ya da sevgisizliği seçemiyoruz. Bunların üzerimizde büyük bir etkisi var. Bugün psikolojide de kuşaklar arası aktarımın varlığı ciddi biçimde kabul görüyor. Bir ebeveynin korkuları, eksiklikleri ve duygusal yoksunlukları çocuğun dünyasını şekillendirebiliyor. Ancak aynı zamanda şuna da inanıyorum: Travma bir açıklama olabilir; her zaman bir mazeret olmak zorunda değildir. Bir insanın neden belirli bir şekilde davrandığını anlamak, o davranışın sonuçlarını ortadan kaldırmaz. Belki de yetişkinliğin en ağır taraflarından biri budur. Bir noktadan sonra elimizde bize verilmiş bir hikâye vardır. O hikâyeyi biz yazmadık, ilk bölümlerini seçmedik. Ama sonraki sayfalarla ilgili belirli ölçüde sorumluluk almak zorundayız. Bir çocuğun sevgi görme biçimi, çatışmayı öğrenme şekli, kendine verdiği değer ve korkuları büyük ölçüde aile içinde şekillenir. Bu nedenle geçmişin bugünü etkilediğini inkâr etmek zor. Ancak öte yandan bazen popüler psikoloji dili öyle bir noktaya geliyor ki, sanki herkes yaptığı her şey için anne babasını işaret edebiliyor. Bu yüzden kitap boyunca kendime şu soruyu sordum: Ne kadarımız geçmişimizin ürünü, ne kadarımız kendi seçimlerimiziz? Bir insanın hayatının yalnızca görünen kısmını biliyoruz. Bir cümlesini duyuyoruz ama o cümleyi doğuran yılları bilmiyoruz. Bir kararını görüyoruz ama o karara eşlik eden korkuları, utançları ve özlemleri
Malma İstasyonuAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20245,4bin okunma
Puan vermedi·309 syf.·
2026 11. kitabı
Sanırım psikolojik gerilim türünde yaşayacağım en büyük şok deneyimini 2019 yılında okuduğum Sarah Pinborough'un Gözlerinin Ardında kitabında yaşadım ve orada bıraktım. Bu yüzden bu türde elime aldığım her kitabı istemeden de olsa onunla kıyaslayarak okumaya başlıyorum. Psikolojik gerilim türünün doğası gereği bir ters köşe beklentisi her zaman mevcut. Ancak okuma geçmişinizde sizi gerçekten sarsan bir örnek varsa, sonraki kitapların aynı etkiyi yaratması oldukça zorlaşıyor. Sessiz Hasta da benim için biraz böyle bir deneyim oldu. Kitap boyunca bütün dikkat Alicia'nın üzerinde gibi görünse de Theo en az onun kadar hikâyenin merkezinde yer alıyor. Üstelik anlatıcımız da kendisi. Alicia konuşmayı reddeden, işlediği söylenen bir cinayetle özdeşleşmiş ve etrafında büyük bir gizem örülmüş bir karakter. Theo ise kimi zaman bir psikoterapist, kimi zaman bir dedektif gibi davranıyor. Hatta zaman zaman, kendi ifadesiyle, hasta ile terapist arasındaki çizginin ne kadar net olduğu da sorgulanıyor. Kitap oldukça sürükleyici. Akıcı dili sayesinde kısa sürede bitirilebilecek, merak unsurunu sürekli canlı tutan bir anlatıya sahip. Buna rağmen karakterlerin kişisel hikâyeleri bende beklediğim etkiyi yaratmadı. Alicia'nın temel psikolojik çatışmalarının yer yer tek bir nedene indirgenmiş olması bende eksiklik duygusu oluşturdu. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan düşüncelerden biri de şu oldu: Bana kalırsa kitabın adı Sessiz Hasta yerine Psikoterapist olsaydı hikâyenin ağırlık merkeziyle daha uyumlu olurdu. Çünkü görünenin aksine anlatılan hikâye çoğu zaman Alicia'nın değil, Theo'nun hikâyesi gibi hissettiriyor. Merak unsurunu başarıyla taşıyan, akıcı ve rahat okunan bir psikolojik gerilim. Ancak karakterlerin psikolojik derinliği ve finalin yarattığı etki açısından bende beklediğim
Sessiz HastaAlex Michaelides · Domingo Yayınevi · 202312,7bin okunma
Puan vermedi·344 syf.·
2026 10. kitabı
Adelaide duygusal olarak insanı yavaş yavaş içine çeken, karakterin zihninin içinde yaşamış gibi hissettiren ve özellikle ilişkilerdeki beklenti, sevgiye tutunma, kaygı ve özdeğer konularında yoğun bir atmosfer yaratmak isteyen kitaplardan biri. Saydığım şeylerin bir kısmını başarılı şekilde verse de benim için anlatısını doğru noktada sonlandıramamış bir kitap oldu. Çünkü Adelaide’in problemi yalnızca yanlış adamlara denk gelmesi değil. Asıl problem, kendi değerini dışarıdan gelen sevgiyle ölçmeye çalışmasıydı. Adelaide sevgiyi hak edilmesi gereken bir şey gibi görüyor. Bu yüzden de Rory’nin sunduğu en küçük sevgi kırıntısına bile sıkı sıkıya tutunuyor. Onu kaybetmemek için Rory’nin kırıcı, eksik ve problemli davranışlarına sürekli bahaneler üretmeye çalışması insanı gerçekten üzüyor. Üstelik çevresinde onu seven, destekleyen insanlar da var. Adelaide bunun farkında da aslında. Ama bazen gerçeği mantıksal olarak görmek yetmiyor. Duygusal olarak da inanabilmek gerekiyor. Bu yüzden Adelaide’i okurken yer yer ona kızsam da neden böyle davrandığını anlayabildim. Çünkü insan bazen kırılacağını bile bile bazı sevgilere tutunabiliyor. Ancak benim için kitabın en problemli kısmı finaliydi. Çöküşünü uzun uzun okuduğumuz Adelaide’in iyileşme süreci oldukça kısa geçildi. Ve ne yazık ki hikâye benim gözümde bir noktada “bir erkek yüzünden dağılan kadının başka bir erkek sayesinde toparlanması” hissine dönüştü. Bu da beni hikâyeden uzaklaştırdı. Bubs karakterinin kitap boyunca belirli aralıklarla gözümüze sokulması zaten finalin yönünü tahmin ettiriyordu. Ama ben yazarın bu karakteri çok daha etkileyici kullanabileceğini düşünüyorum. Keşke Adelaide’in terapi sürecinin devam ettiğini, farkındalığının arttığını, kendi özdeğerini yavaş yavaş inşa etmeye başladığını görerek
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,895 okunma
Puan vermedi·512 syf.·
2026 9. kitabı
Oldukça rahatsız edici bir temaya sahip Kevin Hakkında Konuşmalıyız kitabının okumasını nihayet tamamladım. Gerek kitap için yapılan incelemelerde gerek önsözde yer alan övgüler kısmında özellikle üzerinden geçildiği üzere, ilk akla gelen rolün “anne” rolü olması sinirlerimi zıplattı. Kitap, ilk bakışta bir katil çocuk hikâyesi gibi okunmaya çok müsait. Hatta kısmen çevresel faktörlerden ötürü okuru şu sorulara sürüklüyor: İnsan kötü mü doğar? Bir çocuk yeterince sevilmediği için mi kötü olur? Anneyle kurulamayan bağ bir insanı karanlığa mı iter? Ancak bana göre romanın asıl meselesi bunlardan çok daha derinde. Benim aklıma ilk gelen şey şu oldu: Ey koca Aptal Franklin… Tüm bunlar gözünün önünde olurken görmemek için gösterdiğin çaba neydi? Anlamamak için neden bu kadar direttin? Kendi konforunu, kendi “normal aile” anlatını koruyabilmek uğruna neden her şeyi inkâr ettin? Ve doğuştan erkek olduğun için haklı olduğuna mı inandın gerçekten? Eva’nın en büyük hatası anne olmaya karar vermesi değildi. Franklin’in onu sevdiğini sanmasıydı. Onunla evlenmesiydi. Hâlâ sevmeye devam etmesiydi. Hatta aile kurumunda onu “babacık” yapmak istemesiydi. Trajik olan şu ki Eva da tam bu noktada, Franklin gibi körleşmeye başlıyor. Bu gezegenin neresinde olursak olalım aile kurumunda özellikle kadın figürün kalbini göğüs kafesinden söküp; eşine, çocuğuna, ailesine kanlı kanlı sunması bekleniyor. Kadınların hayatlarının ne kadar kolay tüketilebilir ve harcanabilir olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Kadınların annelikle birlikte kimliklerini kaybetmelerinin normal görülmesi, hatta bir vazife olarak beklenmesi korkutucu. Kendini adaması, özgürlüğünden vazgeçmesi, fedakârlığı doğal bir görev gibi taşıması, yorulmadan vermesi, affetmesi, tükenmeden sevmesi bekleniyor. Ve tüm bunları
Kevin Hakkında KonuşmalıyızLionel Shriver · Koridor Yayıncılık · 2025239 okunma
Reklam