Oldukça rahatsız edici bir temaya sahip Kevin Hakkında Konuşmalıyız kitabının okumasını nihayet tamamladım.
Gerek kitap için yapılan incelemelerde gerek önsözde yer alan övgüler kısmında özellikle üzerinden geçildiği üzere, ilk akla gelen rolün “anne” rolü olması sinirlerimi zıplattı. Kitap, ilk bakışta bir katil çocuk hikâyesi gibi okunmaya çok müsait. Hatta kısmen çevresel faktörlerden ötürü okuru şu sorulara sürüklüyor: İnsan kötü mü doğar? Bir çocuk yeterince sevilmediği için mi kötü olur? Anneyle kurulamayan bağ bir insanı karanlığa mı iter?
Ancak bana göre romanın asıl meselesi bunlardan çok daha derinde.
Benim aklıma ilk gelen şey şu oldu: Ey koca Aptal Franklin… Tüm bunlar gözünün önünde olurken görmemek için gösterdiğin çaba neydi? Anlamamak için neden bu kadar direttin? Kendi konforunu, kendi “normal aile” anlatını koruyabilmek uğruna neden her şeyi inkâr ettin? Ve doğuştan erkek olduğun için haklı olduğuna mı inandın gerçekten?
Eva’nın en büyük hatası anne olmaya karar vermesi değildi. Franklin’in onu sevdiğini sanmasıydı. Onunla evlenmesiydi. Hâlâ sevmeye devam etmesiydi. Hatta aile kurumunda onu “babacık” yapmak istemesiydi. Trajik olan şu ki Eva da tam bu noktada, Franklin gibi körleşmeye başlıyor.
Bu gezegenin neresinde olursak olalım aile kurumunda özellikle kadın figürün kalbini göğüs kafesinden söküp; eşine, çocuğuna, ailesine kanlı kanlı sunması bekleniyor. Kadınların hayatlarının ne kadar kolay tüketilebilir ve harcanabilir olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz.
Kadınların annelikle birlikte kimliklerini kaybetmelerinin normal görülmesi, hatta bir vazife olarak beklenmesi korkutucu. Kendini adaması, özgürlüğünden vazgeçmesi, fedakârlığı doğal bir görev gibi taşıması, yorulmadan vermesi, affetmesi, tükenmeden sevmesi bekleniyor. Ve tüm bunları