Bir gerçeğin farkına vardım. Dünyanın hiçbir tertip veya tedbiri imana giden yolları kesemiyor, oraya açılan caddeleri tıkayamıyordu. Çileli oluyordu, sıkıntılı oluyordu ama yolcular hep yolda oluyordu. Yolun sahibi Allah'tı ve dilediğine yürütüyordu. Yürüyüşün çilesi, erişilen nimetin dengesiydi. Mükâfat Allah'ın cemali olunca sıkıntı üstüne sıkıntı kimin umurundaydı? İnanmayanlardan başka!
Demokratik Eylem Partisi'nin 12 Ocak 1994'teki yönetim kurulu toplantısında şöyle diyordu İzzetbegovic:
"Görüyorsunuz, Allah bizi zor bir imtihandan geçiriyor. İnsanlarımız boğazlanıyor, kadınlarımız ve çocuklarımız öldürülüyor, camilerimiz yıkılıyor ve biz ne onların kadınlarını ve çocuklarını öldürmek ne de kiliselerini yıkmak istiyoruz. Bunu yapmak istemiyoruz, çünkü, bazı istisnalar olsa da, bu bizim tarzımız değil. Bazı askerlerimiz burada ve bunu onlara söyleme fırsatı buluyorum. Bu herkese ulaştırmamız gereken bir mesaj. Kazanacağız, çünkü öteki dine, öteki ulusa ve politik duruşa saygılıyız. Çünkü bu meşakkatli zamanda demokrat olmaya çabalıyoruz. Çünkü, aklı başında ve dürüst insanlarız. Aslında, herhangi bir kutsal nesneyi tahrip etmemiz, bizlere, sarih bir biçimde yasaklanmıştır. Sırbistan'a dört asır boyunca Türkler hükmetmiş olmasına rağmen, bu yasaklama sayesinde, Deçani, Graçanica ve Sopoçani manastırları yerlerinde duruyorlar. Türkler buraları tahrip etmediler. Çünkü inandığımız kitap, bu türden bir tahribatı reddediyor. İnsanlarımız bu kurala sadık kaldılar. Ve buna saygı gösterdiğimizde, kiliselere ve diğer dinlere saygı gösterme iradesini ortaya koyduğumuzda, yalnızca Avrupa demokrasisinin en iyi geleneğine uygun davranmış olmakla kalmıyoruz, aynı zamanda, bu suçu yasaklayan kendi Kutsal Kitabımıza da dosdoğru bir biçimde ve harfiyen uymuş oluyoruz. Bu bizim zaferimizin anahtarıdır. Allah'ın yardımıyla kazanacağız. Çünkü muayyen yasalara uyacağız."
Bu imparatorlukta barbarlığın adı medeniyet, esaretin adı özgürlük, zulmün adı adalet, oligarşinin adı cumhuriyet, diktatörlüğün adı demokrasi, tekelci kapitalizmin adı serbest pazar ekonomisidir ve bütün bunlar "gerekli pazarların lüzumlu mahlukatı"nı temine hizmet ediyor. Dün öyleydi, bugün de öyle.
Asya ve Afrika'nın çocukları hayatta kalabilmek için Batılılaşmak; yani medeniyetlerini, kültürlerini, dilerini, geleneklerini, örf ve adetlerini, kısacası öz benliklerini Batı'ya kurban etmek zorundaydılar. Bu bir kültür ve medeniyet soykırımıydı.