Raimondo Luraghi, sömürgecilerin motivasyonunu şöyle anlatıyor:
Şimdi Avrupalılar'a, dünyayı keşfetmek, tanımak ve ele geçirmek kalıyordu. Evet, ele geçirmek. Çünkü o sıra Avrupalılar, kendi uygarlıklarını 'tek' uygarlık olarak düşünmeye başlamışlardı. Bu zihniyet (günümüzün birçok Avrupalı ve Amerikalı'sı da aynı zihniyeti taşımaktadır) bir ulusun uygarlığının manevi ürünleriyle değil, teknik düzeyiyle ölçülmesinden doğuyordu. Tarım ve zanaat uygarlığında kalmış olan öteki uluslar, barbardan başka bir şey değillerdi. Ramayana ya da Kuran'ı okumuş, Ellora tapınaklarını görmüş olmalarının hiç önemi yoktu. Toplan, iplik yapan tezgâhları bulunmadığı ve tüfekleri olmadığı için bunlar barbardılar.(...) Bağlantı kurdukları uygarlıkların kendi uygarlıklarından daha aşağı değil, sadece değişik olduğu bu adamların aklına bile gelmiyordu. Bu uygarlıkların başka değerlere dayandığını, ateşli silahlara sahip olmasalar da öğrenmeye, hayranlık duymaya, hatta incelemeye layık manevi değerlere sahip bulunduğunu akıllarına bile getirmiyorlardı. Hayır, bunlar sadece barbar ve boyunduruk altına alınmaya layık kişilerdi. Üstelik, yeni teknik Avrupalılar'a korkunç bir askeri güç de sağlıyordu. (...) Dolayısıyla, dünyayı uygarlaştırma inancı içinde sömürgeci yayılma sürdü gitti. Ama bütün ilkel ve geri kalmış yapıları yok etmekle, bütün dünyaya tekniğin ürünlerini getirmekle, hiç küçümsenmeyecek, çok gelişmiş, Avrupalı yaşayışı'nın demir tasa çarpan toprak tas örneği dağılan kültür biçimlerine, çoğunlukla onarılmaz zararlar verildiğinin farkına varılmıyordu. Üstelik, bağımsızlığın yitirilmesi, boyunduruk altına girme, egemen güçler tarafından sömürülme, sömürge halklarını sefalete ve aşağılanmaya itti, uygarlığa ve gelişmeye değil.