Bibliyofil

Bibliyofil
@zkcdeniz
Çocuklarım~ Beşiktaş~ Kitap~
10/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 22:01
İsmi belirsiz bir imparatorlukta geçen hikayede, aslında en büyük çatışmanın dışarıdaki “barbarlarla” değil, içerideki korkularla ve kurulan düzenle olduğunu görüyoruz.Kitap boyunca en çok etkileyen şeylerden biri de şu oldu: “Barbar” dediğimiz kim? Gerçekten dışarıda bekleyen bir düşman mı var, yoksa biz kendi korkularımızla mı o düşmanı yaratıyoruz? Kulüpte yaptığımız tartışmalarda da bu soru bambaşka yerlere evrildi. Kimi için yargıç bir vicdan temsilcisiydi, kimi içinse geç kalmış bir yüzleşmenin sembolü… Tam da bu yüzden bu kitabı birlikte okumak çok daha anlamlıydı. Aynı metnin içinde bu kadar farklı duygu ve düşünceye yer açabilmek gerçekten büyüleyici. Romanın merkezinde aslında tek bir mesele var: Bir düzen, kendini sürdürebilmek için neye ihtiyaç duyar? Cevap rahatsız edici derecede basit: bir düşmana. Kitaptaki imparatorluk, sınırın ötesindeki göçebeleri “barbar” ilan ederek kendi varlığını meşrulaştırıyor. Albay Joll bu mekanizmanın en çıplak hali. Onun için gerçeklik diye bir şey yok, itiraf varsa suç vardır. Suç yoksa da yaratılır. Yargıç karakteri ise kitabın en kritik kırılma noktası. O bir kahraman değil. Tam tersine, sistemin içinde yaşamayı seçmiş, konfor alanına alışmış biri. Onu sarsan şey, bir anda “kötülük”le karşılaşması değil; zaten hep orada olan şeyi artık görmezden gelememesi. Ve kitap tam burada sertleşiyor… Bu yüzden romanın asıl meselesi “devletler kötüdür” gibi yüzeysel bir şey değil. Daha derin ve daha rahatsız edici, İnsan, düzen bozulmasın diye neyi görmezden gelir? Hangi noktada susmak, suçun parçası haline gelir?
Barbarları BeklerkenJ. M. Coetzee · Can Yayınları · 20192,054 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·440 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 11:13
Annemin Uyurgezer Geceleri, benim Ayfer Tunç ile tanışma kitabım oldu. Aslında çok sevilen, sadık bir okur kitlesine sahip bir yazar; ama benim yolum bir türlü kesişmemişti. Bu okuma, o erteleyişi bitirdi ve diğer kitaplarına açılan bir kapı araladı benim için. Kitaba gelirsem… Bu, tam anlamıyla bir “kadın kitabı.” Üç kuşak, hatta yer yer dört kuşak kadınları anlatıyor; anneanne, anne ve kız… Hikayeyi Şehnaz’ın ağzından dinliyoruz. Ve şunu çok net hissediyoruz: Kadınlar arasında görünmez bir kader birliği var. Annelerin yaşadığı, bastırdığı, hatta çoğu zaman farkına bile varmadığı yaralar kızlarına miras kalıyor. Bu noktada roman sadece bireysel bir hikaye anlatmıyor; aynı zamanda ataerkil düzenin farklı katmanlarını da gözler önüne seriyor. Çoğu zaman sanılır ki bu düzen sadece eğitimsiz ya da kapalı çevrelerde kendini gösterir. Oysa Ayfer Tunç bize şunu açıkça gösteriyor: En entelektüel, en “okumuş yazmış” dünyalarda bile bu yapı varlığını sürdürüyor sadece biçim değiştiriyor. Romanın bir diğer konusu, Şehnaz’ın hocasıyla yaşadığı ilişki... Adı verilmeyen, sadece “E” olarak geçen bu karakter eminim ki okuyan herkese sinir harbi yaşatmıştır. Evli, kendisinden yaşça büyük ve açıkça narsistik özellikler taşıyan biri. Şehnaz’ın onunla kurduğu bağ ise bir “aşk”tan çok, bir bağımlılık hali. Ve insan okurken kendine şu soruyu sormadan edemiyor: Bir insan, kendisini tüketen bir ilişkiden neden kopamaz? E, Şehnaz’ı sürekli manipüle eden, Şehnaz’ı hem duygusal hem akademik olarak kullanışı Görmezden gelerek, eksik bırakarak, değersiz hissettirerek onu kendine bağlı tutuyor. Bu yüzden okur olarak yer yer öfkeleniyorsunuz. “Artık bırak, git!” demek istiyorsunuz. Ama o gitmiyor. Ve bu ilişki tam otuz yıl sürüyor. Bu hikayede sadece Şehnaz’a değil, E’nin eşi Eşan’a da
Annemin Uyurgezer GeceleriAyfer Tunç · Can Yayınları · 20267,1bin okunma
Puan vermedi·320 syf.··
2026 9. kitabı
·
21 günde okudu
·
Okunma: 02 Mart 2026 18:28
Nobel Kitap Kulübümüzün şubat ayı okuması olan Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler üzerine yaptığımız sohbet, gerçekten keyifli bir akşama dönüştü. Aynı metinden herkesin bambaşka izler yakalaması, farklı yerlerde durup düşünmesi bana bir kez daha edebiyatın en güzel yanını hatırlattı. Roman, dört başmelek tarafından korunduğuna inanılan, evrenin tam kalbi sayılan bu küçük kasabayı, Kadimzamanlar’ı merkezine alıyor. Zaman burada sıradan akmıyor sanki kenarda, biraz dışarıda kalmış gibi. Yaklaşık seksen kısa, minyatür gibi bölümden oluşuyor kitap ve her biri, … “Zamanı” başlığıyla başka bir sese, başka bir varlığa açılıyor. Bazen bir insanın (mesela değirmenci Michał’ın, karısı Genowefa’nın, kızları Misia’nın ya da oğulları Izydor’un) iç dünyası, bazen Kötü Adam’ın ormana kaçışı, Toprak sahibinin varoluşsal sancılarını,bazen Başak’ın deliliğe yakın yalnızlığı, hatta kahve değirmeni, meyve bahçeleri, mantar miselleri, ağaçlar, hatta kasabanın kendisi anlatıyor. Bu sesler ilk başta dağınık, kopuk gibi dursa da okudukça hepsinin birbirine nasıl değdiğini, nasıl aynı yaralı tarihin farklı yüzleri olduğunu fark ediyorsunuz. Kitapta beni en çok sarsan bölümlerden biri Ruta’nın hikayesiydi. iki farklı tarafın da şiddetine maruz kalması… O bölüm insanın içine ağır bir taş gibi oturuyor. Çünkü o noktada artık kimin Alman, kimin Rus olduğunun hiçbir anlamı kalmıyor. Üniformalar değişiyor, bayraklar değişiyor ama kadına yönelen o kirli güç değişmiyor. Olga Tokarczuk burada savaşın en çıplak gerçeğini gösteriyor. Savaş sadece toprakların değil, insanların hayatlarının ve bedenlerinin de işgal edilmesi demek. Ve çoğu zaman en ağır bedeli, o savaşın tarafı bile olmayan insanlar ödüyor. Belki de bu yüzden kitap insanı bu kadar sarsıyor. Çünkü anlatılanlar sadece geçmişe ait değil.
Kadimzamanlar ve Diğer VakitlerOlga Tokarczuk · Timaş Yayınları · 2020877 okunma
Puan vermedi·504 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 25 Şubat 2026 16:10
Beş yüz sayfalık, kalabalık bir romanın içine girdim ve çıktığımda sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydim. Her karakterle aynı masaya oturmuş, onlarla gülmüş, susmuş, beklemişim gibi. Yedim, içtim, üzüldüm, düşündüm. Bu kadar geniş bir kadro içinde kimse fazlalık değildi, her biri hikayenin bir yerinde nefes alıyor, yaşıyor ve bir anlam taşıyordu. Özellikle Ülfet… Bu kadar kırılganlığın içinden böyle dimdik çıkabilen bir karakter uzun zamandır okumamıştım. Kalabalığın ortasında bile yalnız kalabilen ama o yalnızlığı bir zayıflık gibi taşımayan bir kadın. Ve işte tam burada romanın en güçlü tarafı beliriyor: Bu kadar insanın içinde dolaşırken aslında en çok yalnızlığı okuyoruz. Okurken sürekli şunu düşündüm: Bu kadar katman, bu kadar hayat nereye bağlanacak? Hangi hikaye diğerine değecek? Sayfalar ilerledikçe bir yapbozun parçaları gibi dağılan hikayeler, finalde öyle bir yerine oturuyor ki… insan sadece susuyor. O son sayfada bir süre kitaba bakakaldım. Ters köşeyi severim; ama bu, sadece şaşırtan değil, geriye dönüp bütün hikayeyi yeniden düşündüren bir ters köşeydi. Bazı yüzleşmeleri hayal ettim. Fuat’ın annesiyle, Adras’la açık bir karşılaşmasını görmek istedim. Okur olarak içimde kurduğum o sahneler gerçekleşmedi belki; ama tam da bu yüzden hikaye daha gerçek geldi. Çünkü hayat da çoğu zaman istediğimiz yüzleşmeleri değil, eksik kalan cümleleri bırakır bize. Tadı damağımda kaldı. Gerçekten kaldı. Ve ben Uğur Deveci’den daha çok roman okumak istiyorum.
Buzdan TopUğur Deveci · İthaki Yayınları · 056 okunma
Puan vermedi·136 syf.··
2026 7. kitabı
Geber Aşkım, yeni doğum yapmış bir kadının zihninin içinden anlatılan, huzursuz edici bir roman. Hikaye şehirden uzak bir evde geçiyor. Kadın, eşi ve bebeğiyle birlikte ama bu birliktelik ona güven değil, sıkışmışlık hissettiriyor. Roman boyunca büyük olaylar yaşanmıyor. Günlük hayat telaşı,ağlayan bir bebek, mesafeli bir eş, tekrar eden günler… Ama asıl fırtına kadının içinde kopuyor. Okurken sürekli şunu sorguluyorsunuz Bu yaşananlar gerçekten oluyor mu, yoksa onun zihninin içinden mi geçiyor? Burada anlatılanı sadece loğusalıkla açıklamak bana fazla basit geliyor. Evet, doğum sonrası dönem zaten başlı başına sarsıcı bir süreç. Uykusuzluk, bedensel değişim, sürekli eleştirilmek, ne yaparsan yap eksik görülmek, yalnız bırakılmak ya da sürekli müdahale edilmek… Günümüzde birçok kadın bu dönemi ciddi bir psikolojik yük altında geçiriyor. Anlaşılmamak, destek görmemek ve “annelik kutsaldır” baskısıyla susmak zorunda kalmak gerçekten yıpratıcı. Ama romandaki kadının yaşadığı şey sanki bundan da ağır. Bu, sadece hormonal bir dalgalanma ya da geçici bir çöküş gibi durmuyor. Daha derin, daha eski, belki çocukluktan taşınan bir kırılma hissi var. Zihni yer yer gerçeklikle bağını inceltiyor, hatta koparma noktasına getiriyor. Okurken insanın aklına daha ciddi bir ruhsal dağılma ihtimali geliyor. Bu yüzden kitap, sıradan bir doğum sonrası depresyon anlatısından çok daha sert ve karanlık bir yerde duruyor. Kitap anneliği idealize etmiyor. Tam tersine, anneliğin bir kadının bireyselliğini nasıl gölgeleyebileceğini gösteriyor. Kadın hem anne, hem eş, hem de kendi olmak arasında sıkışıyor. Ve en sarsıcı tarafı şu İhtiyaç duyulmadığını hissetmek. Hayatın, sen olmasan da devam edeceğini fark etmek. Benim için kolay bir okuma olmadı. Zorlandım, yer yer uzaklaştım ama metnin
Geber AşkımAriana Harwicz · Tersine Kitap Yayınları · 20251,061 okunma