Nobel Kitap Kulübümüzün şubat ayı okuması olan Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler üzerine yaptığımız sohbet, gerçekten keyifli bir akşama dönüştü. Aynı metinden herkesin bambaşka izler yakalaması, farklı yerlerde durup düşünmesi bana bir kez daha edebiyatın en güzel yanını hatırlattı.
Roman, dört başmelek tarafından korunduğuna inanılan, evrenin tam kalbi sayılan bu küçük kasabayı, Kadimzamanlar’ı merkezine alıyor. Zaman burada sıradan akmıyor sanki kenarda, biraz dışarıda kalmış gibi. Yaklaşık seksen kısa, minyatür gibi bölümden oluşuyor kitap ve her biri, … “Zamanı” başlığıyla başka bir sese, başka bir varlığa açılıyor. Bazen bir insanın (mesela değirmenci Michał’ın, karısı Genowefa’nın, kızları Misia’nın ya da oğulları Izydor’un) iç dünyası, bazen Kötü Adam’ın ormana kaçışı, Toprak sahibinin varoluşsal sancılarını,bazen Başak’ın deliliğe yakın yalnızlığı, hatta kahve değirmeni, meyve bahçeleri, mantar miselleri, ağaçlar, hatta kasabanın kendisi anlatıyor. Bu sesler ilk başta dağınık, kopuk gibi dursa da okudukça hepsinin birbirine nasıl değdiğini, nasıl aynı yaralı tarihin farklı yüzleri olduğunu fark ediyorsunuz.
Kitapta beni en çok sarsan bölümlerden biri Ruta’nın hikayesiydi. iki farklı tarafın da şiddetine maruz kalması… O bölüm insanın içine ağır bir taş gibi oturuyor. Çünkü o noktada artık kimin Alman, kimin Rus olduğunun hiçbir anlamı kalmıyor. Üniformalar değişiyor, bayraklar değişiyor ama kadına yönelen o kirli güç değişmiyor. Olga Tokarczuk burada savaşın en çıplak gerçeğini gösteriyor. Savaş sadece toprakların değil, insanların hayatlarının ve bedenlerinin de işgal edilmesi demek. Ve çoğu zaman en ağır bedeli, o savaşın tarafı bile olmayan insanlar ödüyor.
Belki de bu yüzden kitap insanı bu kadar sarsıyor. Çünkü anlatılanlar sadece geçmişe ait değil.