Başımızın üstünde hızla uçan kırlangıçlar kül rengi gökyüzünü parçalara ayırıyorlardı.
"Ne kadar da neşeliler," diye mırıldandım biraz da şu kasvetten kurtulalım diye. "Ne güzel şarkı söylüyorlar."
Başını yukarıya çevirdi Evgenia.
"Şarkı söylemiyorlar Nevzat." Gözleri uçan o güzelim kuşlara takılmıştı. "Ölen arkadaşlarının yasını tutuyorlar." Başını indirdi, kederle gözlerimde durdu. "Sevinç çığlıkları değil bunlar, acı dolu haykırışlar. Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar acıyla, öfkeyle böyle çığlıklar atarlarmış."
Biri çıkıp da eski zamanlardan ya da diğer ülkelerden örnek alarak yeni bir düşünce ortaya koymaya kalksa, bütün dinleyenlerin akılları başlarından gider; hepsini, özellikle kendisini beğenmişleri bir telaş alır, akıllı olmaktaki şöhretlerini yitirmekten, budala sayılmaktan korkarlar. Kafalarını eşeleye eşeleye bu yeni görüşleri çürütecek delil ararlar, bellekleri bu çürütmeye yetmediğinde de şu beylik deyişin ardına saklanırlar: Bizim babalarımız böyle demiş, böyle yapmışlar. Keşke biz de babalarımız kadar akıllı olabilsek. Böyle der ve büyük bir kehanet yumurtlamış gibi kurumlanarak yerlerine otururlar. Onlara bakacak olursanız, atalarından daha akıllı bir adam çıktı mı, insanlık çöker.