Bir gece Hasan el-Basrî’nin şöyle dua ettiği işitilmiştir: “Ya Rabbi! Şu halimle benden daha günahkâr, benden daha kusurlu kim olabilir. Suçları affetmeye, günahkârları bağışlamaya senden daha lâyık kim vardır. Şüphesiz beni âciz bir kul, fayda veya mazarrata kadir olamayan güçsüz bir mahlûk olarak yarattın. Ey Allah’ım! Sen ezelî ilmin sayesinde benim bütün hallerimi biliyor, varlığımı görüp gözetiyorsun. Senin mutlak iraden, şaşmaz tecrllîleri olan kaza ve kaderin beni kuşatmıştır. Hakkımdaki hükmün her zaman cârîdir. Tâat ve ibadetim ancak senin iznin sayesinde ve yalnız senin yardımınla gerçekleşir. Çünkü, lütuf ve ihsân yalnız sana mahsustur. Bildiğim halde sana isyan ettim. Binaenaleyh huccet senindir. Hüküm ancak sana mahsustur. O halde ilahi rahmetinle beni isyandan uzaklaştır, tâat ve ibadetine yönelt. İlahî korkuyu kalbimden çıkarma! Hatta, bu korku kalbime öyle yerleşsin ki, artık yalnız senden korkup, yalnız senden yardım dileyim. Ey rahmet edicilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.)’ı rahmetine garket; beni ve bütün inananları bağışla. Artık Allah bana kâfidir. Ve O ne güzel vekildir.”
Ey ademoğlu! Ecelin gelmeden gitmeyecek; rızkın tükenmeden ölmeyeceksin. Hakkın olmayan şeylerle de rızıklanmayacaksın. O halde niçin kendini yoruyor, nefsini mahvediyorsun?
Ey insanlar! Allah’a yemin ederim ki, bizler şu fanî âlem için değil, ebedi olan ahiret hayatı için yaratıldık. İşte gördüğünüz gibi, bir evden çıkmış diğerine doğru gidiyoruz.
“İnsanlar bâkî olan âhiret yurdu için yaratılmışlardır. Yokluk ve fenâ diyarı için yaratıldığını sananlar sapıtmışlardır. Şurası muhakkaktır ki, insanlar amel ve çalışma yurdu olan bu âlemden kalkıp, şekâvet veya saadet yurdu olan öbür âleme doğru göçmektedirler.”
Ebu’l- Âlâ el-Maarrî