Dürüst olmam gerekirse, hâlâ o "Kutu"nun içindeki sonsuz koridorda yankılanan ayak seslerini duyuyor gibiyim. Kitabın o kadar özgün bir yapısı var ki, sayfalar arasında ilerlerken sadece bir hikaye okumadım; adeta Jason Dessen ile birlikte binlerce farklı Chicago’nun içine çekildim, o dünyaları bizzat yaşadım. Anlatı o kadar dinamik ve ritmik ki, Jason’ın peşinden sürüklenirken zaman mefhumunu yitirmemem imkansızdı. Kısa cümleler ve gerilimi tırmandıran bölümler beni sürekli tetikte tuttu. Akışın içinde kaybolmak benim için burada sadece bir deyim değil; Jason ile birlikte o koridorda hangi dünyanın "gerçek" olduğunu ararken yaşadığım zihinsel bir serüvendi. Her kapı açıldığında karşılaştığım o bazen distopik bazen huzurlu dünyalar beni tamamen içine çekti; sanki o kar fırtınasının soğuğu benim tenime değdi, salgınla kırılan o ıssız şehrin sessizliği benim kulaklarımda çınladı. O anlarda bir okur değil, o maceranın bizzat içinde nefes alan bir gözlemciydim.
Crouch, bu kitapla aslında hepimizin zaman zaman kendine sorduğu o meşhur "Eğer o gün başka bir karar verseydim, şu an kim olurdum?" sorusunu merkeze alıyor. Bu felsefi sorunun soyut bir düşünce deneyi olmaktan çıkıp, nefes kesen bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmesine hayran kaldım. Kitabın kurgusal dehası, kuantum süperpozisyonu gibi ağır bir teoriyi; aile sevgisi ve aidiyet arzusuyla harmanlamasından geliyor. "Kutu" metaforu, sonsuz olasılıklara açılan o kapı, benim için hem dehşet verici hem de hayranlık uyandırıcıydı. Çoklu evrenler temasının bir "kaçış" değil de bir "eve dönüş" mücadelesi olarak kurgulanması, bence türün tüm klişelerini yıkıp geçmiş.
Ancak beni en çok sarsan ve zihnimi hâlâ kurcalayan o derin varoluşsal şüphe oldu: Takip ettiğim, acılarına ortak olduğum Jason gerçekten "gerçek" Jason