Kırdığımız Oyuncaklar

8,1/10  (19 Oy) · 
81 okunma  · 
17 beğeni  · 
852 gösterim
Yoksul olsa da bir yığın oyuncak yapardı babası, Hans Christian Andersen'e. Ayakkabı tamircisi olan babasının hünerli ellerinden çıkan bez kuklalar ve onları oynattığı sahne, Danimarkalı ünlü yazarın çocukluğunda en çok sevdiği oyuncaklar olur. Andersen, kendisini 1841 yılında İstanbul'a taşıyan geminin küpeştesinde "Züleyha" adlı altı yaşındaki bir kız çocuğuyla ahbaplık kurmayı başarır. Evet, bu bir başarıdır; çünkü Türk çocukları yabancılarla muhatap olmamaları konusunda sıkı tembihlidirler. Ama Andersen, dizlerine bile oturtur Züleyha'yı. Bu dostluğun başlangıcı ise bir oyuncaktır: "Bana oyuncağını gösterdi, her iki kulağının arkasında minicik birer kuş bulunan at biçimindeki bir su testisiydi bu; Türkçe konuşabilsem hemen bu oyuncağa dair bir masal uydurup anlatırdım ona."
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2011
  • Sayfa Sayısı:
    182
  • ISBN:
    9789944887588
  • Yayınevi:
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rıfat ÇELEBİ 
27 Eki 2015, Kitabı okudu, 8 günde, 7/10 puan

Oyuncak tren ve arabalarla kağıttan uçak ve gemilerle,tahta atlarla ülke ülke gezip zamanda yolculuk yapacaksınız.Canlanan ve duygulara bürünen oyuncakların sevimli hikayeleri karşılayacak sizi durduğunuz yerlerde.Her soluklanmada damağınızda horozlu şeker tadı kalacak.Kitap Gaziantep Oyuncak Müzesini öğrencilerimle birlikte gezerken uyanan duyguları yeniden uyandırdı bende.Kitaptan okul öncesi öğretmenleri,oyuncaklarını hatırlayıp eskileri yad etmek isteyenler,çocukluğundan kopamamış,hala içinde bir çocuk yaşatanlar aynı tadı alacaklardır.Şeker tadında okumalar...

Birsen Ergün 
11 Tem 16:20, Kitabı okudu, Beğendi, Puan vermedi

Hiç yazarını bilmeseniz "evet, bu kitap Sunay Akın'ın" diyeceğiniz bir kitap. Hikâyelerin kahramanları bu defa oyuncaklar. Yine o alıştığınız lirik anlatımla bilginin özsuyuna ulaştığınız sayfalardan oluşuyor. Ve bir başka güzel yanı da bu kitapta bahsedilen oyuncakların bazıları şu an Oyuncak Müzesinde...

Melek Macit 
03 Eyl 23:42, Kitabı okudu, Beğendi, Puan vermedi

İçinde oyuncakları barındıran, çeşitli zamanlardan,mekanlardan,insanlardan beslenmiş 40 hikayeden oluşan bu kitap yeri geldi üzdü, yeri geldi tarihin o yaşanmaması gereken olaylarına lanet ettirdi, yeri geldi şaşırttı ve özellikle kitabın son cümlesi olan yazarın babasının sözüyle gülümsetti.
Doğruyu söylemek gerekirse kitabın yıllardır evimde bulunması ve ilgimi çekip de okumamam benim önyargılarım sebebiyleymiş. Kitap kesinlikle beklediğim gibi değildi. Olumlu anlamda söylüyorum tabi ki çünkü kapağına ve adına bakınca içinden Rıfat Ilgaz'ın , Anne Frank'ın, Nazım Hikmet'in çıkacağını beklemiyordum doğrusu. Hikayelerin başında yüzümüzde tebessüm oluşturan o çocuklar Nazım Hikmet gibi çocuk olmak olgusuyla hiç bir arada düşünmediğim insanlar, yazarlar, şairler, ressamlar çıkınca şaşırdım ve bana düşündürttüğü şey babamın da belki zamanında tahta kamyonlar, tenekeden yaptığı oyuncaklarla oynamış olduğu oldu. Bunu daha önce hiç düşünmemiştim, doğduğu günden beri geçimini sağlamak için çalışıyordu hiç çocuk olmamıştı sanki benim babam.
O yüzden eğer bunu okuyorsanız sizden de aynı şeyi yapıp babanızı sokakta oyuncağıyla oynayan küçük bir çocuk olduğu zamanki gibi düşünmenizi isterim.
Keyifli okumalar :))

ozi. 
17 Ağu 2015, Kitabı okudu, Beğendi, 8/10 puan

Oyuncaklarin hikayelerinin yani sıra bir marangoz ciragi olan kucuk cocugun kucuk kuklalar yapip arkadaslarini eylendirdikten yillar sonra kendi sanat merkezini acmasi gibi suprizlerle dolu bir kitap .okumali kirilan oyuncaklarin kirik hikayesini ....

Hakan Şanal 
19 May 16:14, Kitabı okudu, Puan vermedi

Anlattığı hikayelerle, verdiği bilgilerle bize ışık tutan ve hayatta güzel şeylerin de olduğunu gösteren Sunay Akın'dan güzel bir eser. Yer verdiği her hikaye çok kıymetli. Birini diğerinden üstün tutmak olmaz kesinlikle.

Molla Mihyedîn 
11 Eki 22:18, Kitabı okudu, 9/10 puan

İstanbul Oyuncak Müzesinin kurucusu Sunay Akın yine oyuncaklar peşinde insanları bi öyküden diğerine, bir tarihten başka bir tarihe ve bir oyuncaktan diğer oyuncağa götüren sıcak ve samimi yazıları tüm okurları sarıyor.

Kitaptan 10 Alıntı

elif dinç 
06 Mar 2015, Kitabı okudu, Puan vermedi

Yüreğim ıslaktır benim
Kuytularda ağlamaktan
Ve hafif uçuktur rengi
Kurusun Diye kaç kez
Güneşe asılmaktan...

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay AkınKırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın
Rıfat ÇELEBİ 
 20 Eki 2015, Kitabı okudu, İnceledi, 7/10 puan

Deniz kıyısı bir oyun alanıdır her çocuk için. Siz, çakıltaşı toplayanların iri bedenlerine aldanmayın sakın; birer çocuktur aslında onların her biri. Oyuncakçı dükkanının raflarında bir oyuncak beğenmekten hiçbir farkı yoktur, sahilde çakıltaşı aramanın. Her ikisinde de düşler denizinin kıyısında gezinir insanın bakışları.

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 26)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 26)
Rıfat ÇELEBİ 
 20 Eki 2015, Kitabı okudu, İnceledi, 7/10 puan

Pencerenin önüne oturmuş, kar yağışını seyrederken hiç tanımadığı yoksul insanları düşünüp, üşümeyen var mıdır? Beyaz renk her ne kadar teslimiyet anlamına gelse de, kar unutulmuşluğa, umarsızlığa açılan bir isyan bayrağıdır.

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 18)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 18)
Rıfat ÇELEBİ 
 20 Eki 2015, Kitabı okudu, İnceledi, 7/10 puan

"Oyuncaklar birbirini öldürmezler. Harp ü darp insanların inhisarındandır."

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 53)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 53)

Yüzer…
Dalar…
Çıkar!..

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, yeni bir oyuncak görürüz çocukların ellerinde. Bu oyuncak, ilk kez Birinci Dünya Savaşı'nda gemilerin korkulu rüyası olmaya başlayan denizaltıdır. 1930'da, Sutdiffe Pressing şirketi tarafından üretilen "Undawunda" adlı oyuncak denizaltı kısa sürede gözdesi olur erkek çocukların. Geç de olsa, Jules Verne'in Denizaltında 20 Bin Fersah adlı romanı anımsanarak oyuncağın adı "Nautilus” olarak değiştirilir.

Türkiye'de ise, ilk oyuncak denizaltı "Jet Model" tarafından yapılır. Çocukların el becerilerini geliştirmek amacıyla üretilen modellerden biri olan oyuncağa "Dumlupınar" adı verilir.
İstanbul'da, Söğütlüçeşme Tren istasyonu'na bakan bir sokakta bulunan 5 numaralı apartmanın kapı zillerine baktığımızda, 5 No'lu dairenin zilinde “Hüseyin İnkaya” adını okuruz. İşaretparmağımla bu zilin butonuna dokunduğumda, 4 Nisan 1953 günü, Çanakkale Boğazı'nın Nara Burnu önlerinde, çarpışmamak için manevralar yapan Dumlupınar'daki düdük sesleri gelir kulağıma!.. Çünkü Hüseyin İnkaya, "Naboland" adlı İsveç bandıralı geminin ezip geçtiği Dumlupınar'dan kurtulmayı başaran beş denizcimizden biridir.

10 Ekim 1944’te, “Blower” adlı denizaltı, Amerika donanmasına hizmet etmesi için denize indirilir. Adını bir balıktan alan denizaltı, hiçbir gemi batıramaz İkinci Dünya Savaşı’nda. Blower’ı, 19 Aralık 1950 günü, Dolmabahçe önünde demirleyen Yavuz zırhlısı top atışlarıyla karşılar. Yalnız değildir Blower, “Bumper” adlı denizaltıyla birlikte gelmişlerdir İstanbul’a. Amerika Birleşik Devletleri’nin Marshall yardımı kapsamında Türkiye’ye verdiği denizaltılardan Bumper’e “Çanakkale”, Blower’e “Dumlupınar” adı konulur. Ne gariptir ki Dumlupınar, Türk donanmasına birlikte katıldığı Bumper'e ad olan yerde, Çanakkale'de, denizcilik tarihinin en trajik sonlarından birini yaşayacaktır.
Tören esnasında, Dumlupınar'ın gövdesinde esas duruşta duran denizcilerden biri de, Hüseyin İnkaya'dır. İnkaya, denizaltıyı Amerika’dan getiren mürettebat arasındadır. Genç astsubay, Amerika'dan dönerken bir de oyuncak getirir oğluna. Dumlupınar'ın Atlas Okyanusu'nu aşarken taşıdığı bu oyuncak, pille çalışan bir kamyondur!
Kimi evlerdeki sabırsız çocukların, arka sayfadaki fıkrayı okumak için duvar takviminin yaprağını erken kopardığı 1953 yılının 3 Nisan gecesi, Çanakkale Boğazı'na Ege Denizi'nden giriş yapan Dumlupınar'daki denizciler de, bir an önce kavuşmak istemektedirler evlerine. Takvimin 4 Nisan yaprağına yazılı, "doğacak olan çocuklara" konmak üzere önerilen kız ve erkek adları, denizaltıdaki kimi denizcilerin rüyalarına giren çocukların da adlarıdır.

O gece Dumlupınar'daki denizcilerden görevi olmayanlar uykuya dalmak üzeredir. Uykuya dalmakta olan bir insan, ne de çok benzer bir denizaltıya. Dalış sırasında kapakları kapanır denizaltının; uykudan önce de insanın gözkapakları!.. Her ikisi de içinde yüzmektedir bir sessizliğin... Hem dünyada, hem de apayrı bir diyardadırlar; denize dalan denizaltı da, uykuya dalan insan da!
Naboland’ın çiğnediği Dumlupınar, seksen bir denizcimizle birlikte yaşama kapar gözlerini. Çarpışma esnasında köprü üstünde oldukları için denize düşen beş denizcimizi 10 No'lu gümrük motoru kurtarır. Kazayı haber alıp olay yerine hareket eden motorun çarkçıbaşı Selim Yoludüz’dür ki, bu adı iyi belleyin!.. Neden mi?.. Çünkü, Hüseyin İnkaya’nın adının yazılı olduğu kapı zilinin hemen üstündeki zilde, Selim Yoludüz’ün adı okunur!.. Dumlupınar'ın batışından yıllar sonra Hüseyin İnkaya ve Selim Yoludüz, birbirlerinden habersiz olarak aynı apartmandan daire satın alırlar. Apartmanın giriş kapısındaki zillerde, kaza gecesinde olduğu gibi Hüseyin İnkaya’nın adı altta. Selim Yoludüz’ün adıysa onun hemen üstünde yer almaktadır!..

Dumlupınar'ın kıç torpido dairesinde kurtarılmayı bekleyen 22 insandan biri olan Astsubay Selami Özben, denizaltının batarken satıhta bıraktığı battı şamandırasındaki telefon sayesinde, yukarıdan aldığı bilgileri arkadaşlarına aktarır. Selami Astsubay, kekeme olarak bilinirken, 72 saat sürecek olan yaşamının son anlarında düzgün ve pürüzsüz bir dille konuşur.
Ulvi Erhazar, bir kaza anında denizaltıda beklemeyeceğini, mutlaka kapağı açarak çıkış yapmayı deneyeceğini söyler arkadaşlarına. Denizciler, onun bu kararlı sözlerini defalarca dinlemiş, cesur iddiasına tanık olmuşlardır. Dumlupınar'dan bir insan ulaşır su üstüne... Bu cansız beden, sözünde duran, ciğerleri patlama pahasına denizaltıdan çıkış yapan Ulvi Erhazar'ındır.

Dumlupınar, batışının 50. yıldönümü olan 2003 yılında, televizyon kanallarının "reyting" savaşında çıkar karşımıza!.. 90 metre derinlikteki denizaltıya ilk dalış olarak sunulan haberde, telaşlı bir ses, ilk görüntüyü sunmanın heyecanıyla konuşmaya çalışır. Oysa aynı günlerde Savaş Karakaş yıllarca topladığı belgelerle bir belgesel çekme hazırlığındadır. Dumlupınar’ın ilk görüntülerini o yayınlayacak ve bunu yaparken de, denizaltıdan kurtulan denizciler ve de ölen kimi insanların yakınları yanında olacaktır; ama birileri bunu haber alır ve hemen kameraya ip bağlayıp Dumlupınar'a sarkıtırlar!.. Böylelikle, yaşamı kirleten reyting kaygısına, Dumlupınar'da huzur içinde yatan denizciler de alet edilmiş olur.

İşin komik yanı, Dumlupınar'dan görüntü almak için İstanbul’dan kalkıp Çanakkale'ye gitmeye hiç gerek olmadığıdır!.. Çünkü Hüseyin İnkaya denize düştüğünde, aydan, güneşten kerteriz almaya yarayan Dumlupınar'a ait saat de boynundadır. Deniz Müzesi'ndeki battı şamandırasının dışında, denizaltıdan geriye kalan tek parça olan Greenwich ayarlı bu saat, Hüseyin İnkaya'nın evindedir.
Aslını ararsanız, bir de dürbün kurtulmuştu Dumlupınar'dan!.. Hüseyin İnkaya, Çanakkale'nin soğuk sularında yaşam kavgası verirken Hasan Yumuk'la karşılaşır, dalgalar arasında… Üsteğmen Yumuk, İnkaya'ya boynundaki dürbünü göstererek, moral vermek amacıyla esprili bir dille şunları söyler:

"Şef, bu dürbün demirbaş... Sen şahitsin, ağırlık veriyor... Atıyorum!"
Dumlupınar'ı ilk gören, ona ulaşmayı başaran dalgıç Kemal Tutan'dır. Onun öyküsünü merak edenler, İstanbul’da Bir Zürafa adlı kitabımızı okuyabilirler. Ben, sonradan tanıştığım Kemal Tutan'ın yeğeninden, bu güzel insanın, Dumlupınar'da ölen denizcilerin ailelerine mektup yazdığını ve neler gördüğünü tek tek anlattığını öğrendim! Bir yanda Dumlupınar'a kadar uzanan reyting kaygısı, öbür yanda ölenlerin yakınlarına moral vermek için, babalarının, oğullarının, kardeşlerinin "çiçek tarlası"nda yattığını yazan bir dalgıcın elyazısı!..

Jet Model’in ürettiği oyuncak Dumlupınar’ın kutusunda şunlar okunur:
“Lastik motor ile hareketli… Tamamen plastik… Süsleme çıkartmaları… Komple malzeme, kolay inşaat… Boy 59 cm, en 16 cm…”
En hüzünlü olan da, oyuncak modelin kutusundaki “Dumlupınar” yazısının hemen altında okunan şu sözlerdir:

Yüzer…
Dalar…
Çıkar!..

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 15 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 15 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Kış,beyaz bir oyuncaktır çocukların ellerinde.Karın yağmadığı,saçakların buzdan dişlerini takmadığı bir kış mevsimi,oyuncaksız bir çocuk odasından farksızdır.

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 17)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 17)

"Bir coşkudur çocukluk,bir umuttur en tazesinden,bir sevgidir saf,dahası bir aşktır en sakınılasından.İster sokakta,ister sıcak,büyük ve güvenli bir aile ortamında geçsin,küçücük mutlulukların cennetidir çocukluk.Kiminde bir çikolataya,kiminde bir oyuncağa,kimindeyse yalnızca bir kucaklamaya bakar,yüzlerine yayılan eşsiz kocaman gülümseyiş.Bir renktir çocukluk.Her çocuk başka bir renk dünyada...Ve bir oyundur çocukluk.Bir oyun çocukluk..."

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 100)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 100)
Rıfat ÇELEBİ 
 21 Eki 2015, Kitabı okudu, İnceledi, 7/10 puan

Adnan Binyazar, eleştirel yöntemle kitap okumayanı şöyle tanımlar: "O başkasının düşüncelerini, kendi varlığı gibi satmaya çalışır. Onun için iyi ya da kötü sonuca bilinçle varma söz konusu değildir. "Tabu"laştırdığı kişilerin iyi ya da kötü dedikleri önemlidir. Böyle kişilerin 'orjinal' bir çocuk oyuncağı gibi kurulmuşlukları azınlıkta değildir. Bir 'hacıyatmaz'a taş çıkartanları da az değildir."

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 85)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 85)

Tanrım,biz basit insanlardık,
Mal alıp satmaktı bizim işimiz
(ve kimsenin almayı düşünmediği mallardı ruhlarımız)
Kumaşın kenarına bakıp paha biçmezdik
ölçtüğümüz kumaşta bile hile olmazdı
hiç yarı fiyata satmaya kalkmazdık
kalan parçaları
Buydu bizim günahımız.

Yalnız iyi mal satmaktı bizim işimiz
hayatta bir küçük köşemiz olsun bu bize yeterdi
değeri çok olan eşya hayatta az yer tutar
Biz nasıl bir ölçü kullandıysak,şimdi sen de
bizi o ölçüyle yargıla.
Biz mülkümüze mülk katmadık.
Tanrım biz kötü tüccarlardık. (Dimitrios Antoniu)

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 99)Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın (Sayfa 99)
Rıfat ÇELEBİ 
 20 Eki 2015, Kitabı okudu, İnceledi, 7/10 puan

Sahi, annelerin banka dönüşü avutmak amacıyla çocuklarına söylediği "Damlaya damlaya göl olur." atasözündeki gölde, kaç oyuncak düşü boğulmuştur?

Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay AkınKırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın