Milyarlarca yıl önce zamansızlığın gölgesinde savaşan bir hiçlik iken, bazı zamanlar dinlenip kendimi anlamaya çalışıyordum. Kâinatı doğuracağım bir kudrete sahiptim ama aynı zamanda kendi kıyametimi de oluşturduğumu bilmiyordum. Uğrunda ölünecek düşlerimiz için kendimize sabırla mezarlar kazıp, bir süre sonra ince bileklerimizin, titreyişle, o çukurlardan kaçma isteğine girişeceğini de o zamanlardan anlıyordum.
Milyarlarca yıl evvel küçük bir noktayla sonsuz bir doğrunun aynı yokluğa sahip olacağını keşfettiğim an tüm cesaretimi sırlanıp içimdeki bilinmezliğin dışına çıkıyordum. Zira tüm varlıkların dışında, onları avlamayı bekleyen bir sonsuz yokluk vardı. Varlığımızın pençesi ne kadar ihtişamlı olursa olsun, hiç bir zaman mütevazı yokluğumuzu alt edemeyeceğini de biliyordum.
Velhasıl içimdeki karanlık kuşağın patlayışıyla beraber birkaç saniye içinde trilyonlarca kilometrelik bir alana yayılıyordum. Karanlığın üstüme çöktüğü zamanların son bulacağını düşleyip, şu devirde, içlerinde yaktıkları küçük ışık süzmelerinden hayattaki tüm karamsarlıkları yeneceklerine inanan insanlara o günlerden bir mesaj vereceğimi hissediyordum.