Franz Kafka’nın 1919’da babası Hermann’a yazdığı ama hiçbir zaman ulaştıramadığı bu mektup, aslında bir "evlatlık" vazifesi değil; bir ruhun hayatta kalma çabasıdır. Kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan sadece bir mektup olmuyor; bir insanın, otorite figürü altında nasıl yavaş yavaş "hiçleştiğine" dair tutulmuş bir otopsi raporu oluyor.
Kafka, bu 57 sayfalık hesaplaşmada babasını sadece bir ebeveyn olarak değil; yasaları koyan, yargılayan ve infaz eden "Tanrısal" bir güç olarak tasvir ediyor. Sofradaki yemek yeme kurallarından tutun da evlilik tercihlerine kadar her alanda babasının devasa gölgesi altında ezilen bir Kafka var. O meşhur Dönüşüm romanındaki Gregor Samsa’nın bir sabah böceğe dönüşmesi, bu mektubu okuduktan sonra anlam kazanıyor: Kafka, babasının bakışları altında zaten çoktan bir haşereye dönüştürülmüş.
Mektubun en trajik yanı ise annesinin rolü. Annesi Julie, babasının sertliğini yumuşatmaya çalışan bir "tampon" görevi görse de, Kafka’ya göre bu durum sadece işkenceyi uzatmış. Bir "av" olan Kafka, annesi tarafından "avcı" babanın önüne her seferinde şefkat maskesiyle geri itilmiş.
En sarsıcı olanı ise mektubun sonunda Kafka'nın, babasının vereceği muhtemel cevabı da bizzat kendisinin yazmasıdır. Bu, Kafka'nın suçluluk duygusunun ne kadar derin olduğunu kanıtlıyor; o, celladının savunmasını bile üstlenecek kadar kendi celladı olmuştur.
Eğer Kafka’nın o karanlık, labirentvari dünyasının kapısını açmak istiyorsanız, anahtar bu mektuptur. Adrese asla teslim edilmemiş olsa da, bugün tüm dünyanın kalbine ulaşmış bir çığlıktır bu.